Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Habip Hamza Erdem / ERDOĞAN’I VURACAKLAR
« Son İleti Gönderen: Habip Hamza Erdem Dün, 11:38:11 ÖS »
ERDOĞAN’I VURACAKLAR
   Erdoğan’ı vuracaklarını duydum.
   Hatta katil zanlısı bile bulundu : Philipe Moreau Defarges
   Fransa’da ‘Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’ üyesi bir profesör.
   Tayyip Recep Televizyonu (TRT) haberi yaydıkça yayıyor.
Dr Recep’in avukatı hemen bir suç duyusunda bulunuyor.
Oysa Philipe Moreau Dafarges ‘suikast’ı, sadece ‘evoquer’ etmiştir; yani bu ‘varsayımı da gözden uzak tutmamak gerek’ demiştir.
Kaldi ki, gün geçmiyor ki, Dr Recep’e bir suikast daha gerçekleşmeden önlenmesin.
Kapı gibi Hakan Fidan, her gün yeni bir suikastı önlemiyor mu?
Zaten bütün dünya bize karşı denilecektir.
Hollanda ve Almanya’dan sonra Fransa’ya gelecekti ve geldi sıra.
Kimse Türkiye’nin ileri gitmesini, demokrasisini geliştirmesini, dünyanın en uzun köprülerini yapmasını, en derin barajlar, en yüksek binalar, en ‘alçak seçim’ler yapmasını çekemiyor.
Banka müdürünü Amerika’da tutukluyorlar.
Savcı, yargıç ve subayları zaten ‘sığınmacı kuyruğunda’.
İdam yasası kapıda.
‘Derin devletler’, ‘istihbarat örgütleri’, ‘satılmış basın-yayım kuruluşları ve kalemler’, cetvel ve gönyeler hepsi ‘Türk’e karşı; ‘Yeni Türkiye’nin ‘Dünya lideri’ne karşı.
Sözcüğün tam anlamıyla ‘at izi it izine karışmış’ durumda oysa.
Geçen gün Kanada’da yayım yapan bir radyoya Türkiye’deki halkoylamasını değerlendirdim.
Sözlerimi şöyle bitirdim: Kimsenin kaygı duymasına gerek yok, çünkü Türkiye’de ‘Yeni Devlet Biçimi’ne (ki en doğru tanım bu olsa gerek) halkın %60’tan fazlası karşı.
‘Hile ve desise’yle % 48,6 olarak sunulsa da, ‘Hayır’lar en az % 60.
Ve önümüzdeki gün ve aylarda, bu ‘Yeni Devlet Biçimi’nin ‘tam teşekküllü uygulanması’ için binlerce yasa değişikliği yapılmak zorunda.
O arada, derelerin altından çok sular akacak demektir.
Ve bugünden ‘ne olacağı’ konusunda kesin bir öngörüde bulunmak zordur.
Ancak, bu ‘Yeni Devlet Biçimi’nin uygulanamayacağına ilişkin olarak kesin bir öngörüde bulunmak çok kolaydır.
Ne var ki, bunun için illa da ‘Erdoğan’ın öldürülmesi’ gerekmiyor.
Erdoğan’ın öldürüleceği konusundaki haberler, ‘Dr Recep tayfası’ tarafından öne çıkarılıyor.
 Philipe Moreau Defarges ise, Roma’dan beri ‘suikastlar’ olduğunu söylüyor.
Bilindiği gibi bu savlar daha çok ABD Devlet başkanları için söylenir ve en çok da orada ‘suikastar’lar olur.
Türkiye ‘Küçük Amerika’ olmaya özense de, henüz devlet başkanı ya da başbakanlarının suikasta uğrayabilecekleri aşamaya gelmedi.
‘Yeni Devlet Biçimi’ içinde olabilir belki, ama, yukarıda belirtildiği üzere o ‘Devlet Biçimi’ Türkiye’de uygulanmayacak, uygulanamayacak.
Bu ‘zırıltı haberler’ini geçelim.
Gelelim Fransa’daki seçimlere.
Yine Kanadalılar bana sordular; Fransa’daki seçimlerin ne olacağını.
Fransa’da eski ‘siyasal yapı’ların dağıldığını ve yeni yeni ‘siyasal yapı’lara yönelindiğini söylememe gerek yok.
   Seçimlere 11 aday katıldı ve 11 değişik ‘program’ sunuldu.
   Ancak 4 ‘ana program’ revaçta: Emmanuel Macron, Marine Le Pen, François Fillon ve Jean-Luc Mélenchon.
   Macron, François Hollande’ın ‘ekonomi bakanı’ idi ve ikinci tura kalır kalmaz, gerek ‘Sosyalist Parti’ ve gerekse merkez sağın adayı François Fillon tarafından desteklenme sözü aldı.
   Demek ki, Macron (%24 kendi oyu, % 19,9 François Fillon’un oyu ve % 6 Sosyalist Partinin oyu olmak üzere, % 50’nin üzerinde bir oyu garantilemiş durumda).
   Marine Le Pen ise % 22 civarında bir oy aldı.
   Komünistlerin desteklediği Mélénchon ise kimseyi desteklemek için ‘yetki’si olmadığını, kim kimi isterse onu desteklesin dedi.
   Kaba hatlarıyla ikinci turda Macron’u % 70 ve Le Pen’i de % 30 oranında  destekleyecek bir ‘kitle’ var denilebilir.
   Bu olsa olsa %65’e karşı %35 olarak değişebilir ancak.
   İşte tam da ‘Milliyetçilik’ ile ‘Egemenlikçilik’ arasındaki ayırıma gelmiş bulunuyoruz.
   Türkiye’nin politikacı ve gazetecilerin kavramakta zorlandıkları bu ayırım yaşamsal.
   At gözlüğüyle bakıldığında, Milliyetçiler ile gerçek solcular biribirlerine yakınmış gibi görülebilirler.
   Oysa ‘Milliyetçilik’ ile ‘Egemenlikçilik’ (souverainisme) aynı olmadığı gibi ‘bağımsızlıkçılık’ (indépendantisme) ile ‘Alnı açıklık’ (başıdiklik-insoumisme) da aynı değildir.
   Yaşlı generaller, savaşların hep aynı savaş teknikleriyle yapıldığını sanırlar.
   Bizim ‘sözde solcu’larımız da, dünyanın hep kitaplarda okudukları biçimde kaldığını düşünmekteler.
   Somut durumun somut çözümlemesini yapabilmek için, soyut şablonlarla doldurulmuş değil ama ‘somut’ bir kafaya sahip olmak gerekiyor.
   Düşüncenin ‘maddî’si olabilir mi diye düşündünüz mü hiç?
   Habip Hamza Erdem
2
eksik olmayin sayin Dursun.
3
Eğer aynı Dr. Sait Başer'den bahsediyorsak, Türk tarihini de inançla sınırladığını görürüz.


Resim...

Zira bulabilirseniz, 14.07.2013 tarihli Ali Bektaş'ın sunduğu, TRT AVAZ yayınını bulursanız, orada Sait Başer'in "anlamalar inanmanın üzerine oturur, dolayısı ile bilim, bilgelik, hikmet dediğimiz olay bu seyir içerisinde şekilleniyor, insanlık ve medeniyet tarihi bakımından böyle görülüyor" demekte ve Monist, düalist ve plüralist yöndeki ontolojilere değinmişti.

Aradan epey zaman geçti, fazlaca anımsayamıyorum, umarım o konuşmayı bir şekilde bulurum ancak söylemek istediğim bir şey daha var ki, kendisinin bir bilim adamı gibi değil, popüler devlet kültürünün uzantısı gibi konuşmasıydı.

Zira 2016 yılı olsa gerek bir demecinde, Türk adının bir ideoloji olduğunu, Atatürk Cumhuriyeti'nin Osmanlı'dan kendisini ayırmak için Türk kavramını (bir nevi üreterek) kullandığını, bu nedenle yeni Cumhuriyet'in Türk kavramı üzerinden temellendirildiğini söylemektedir.

Daha kötüsü, Baas (Diriliş) Ertuğrul adlı TRT1 dizi yapımcısı, Mehmet Bozdağ'ı takdir etmesi de hayret vericidir.

Daha ileri giderek, Baas (Diriliş) dizisinin, Türk Töre kavramının kirlenmesine engel olduğunu, Töre kavramında kullanıldığını iddia ettiği kasıtın bu diziyle kırıldığını iddia etmişti.

Oysa bir akademisyenin, Türk töre kavramının ne olduğunu bilmeden eleştiriyor olması manidardır.

Evet, töre kavramına ben de külliyen karşıyım ancak Türk töresi adı altında, uzunca yıllar Türklere Arap milliyetçiliği ve törelerini, din diye pazarlayan güruhun hizmetine girdiği de aşikârdır.

Hele de Baas Ertuğrul dizisi, Türk toplum yapısını temelden sarsmakta olduğuna ve Sayın Başer'in bundan övgüyle bahsettiğine göre, bilimsel kimliği kanaatime göre zedelenmiştir.

Baas Ertuğrul dizisi, Türk toplumun geleneklerini açık ve net olarak tahrip etmekten daha öte, hem Hristiyan hem de Katolik mezhebine uyumlu hale getirmenin ötesinde bir işlevi yoktur.

Başka bir deyişle, OPUS DEİ’nin (Tanrının İşleri) ileri kol faaliyetlerinden olan, Türkiye’deki uzantısı Fettoş Cemaatinin çalışma alanına giren Invisible Church (Görünmez Kilise) faaliyetlerinden öteye geçemez.

Tüm bunların ışığında Sayın Başer'in her söylediği tartışılır durumda olduğundan, şahsi kanaattim gereği kendisi de Arap milliyetçiliği ve törelerini, Türk milletine yamamaktan başka işe yaramayan bir kişiliktir.

Baştan da söylediğim gibi kendisi, popüler devlet kültürünün uzantısı olmaktan öteye gidememektedir.

Tüm bunlara rağmen, konuyu anımsattığınız için, şahsınıza teşekkürü borç bilirim.

Sağlıkla...

A. Dursun


Diriliş, Ertuğrul dizisi İslam'a ve Türklere ihanettir, durdurulmalıdır.

Yobazlıkta son nokta, Baas (Diriliş) Ertuğrul dizisinden, Yeni Yıl protestosu mu?

Muhyiddin İbnü'l-Arabî Şeyh mi Kâfir mi? Ertuğrul Gazi'nin babası kim?

Uyumayın, Baas (Diriliş) Ertuğrul dizisinde, "oğullar babalarını katledecek" dediler.

Çocuklarınızın neden öldüğünü Baas (Diriliş) Ertuğrul'da söylediler. Anaları onları şehit olsun diye yetiştirdi...

Baas (DİRİLİŞ), Hristiyan propagandasıdır ve Müslüman mahallesinde gizlice salyangoz satmaktır.

Ertuğrul dizisinde, Hristiyanlık propagandası şifacılık kılıfıyla veriliyor.
4
Söyleşi / Sait Başer ile Orhun Âbideleri ve Türk Töresi Üzerine Söyleşi
« Son İleti Gönderen: PLMPLM Nisan 23, 2017, 04:58:35 ÖS »

Dr. Sait Başer

Sait Başer ile Orhun Âbideleri ve Türk Töresi Üzerine Söyleşi
Posted on 18/12/2013 by birselver   

Ropörtaj:Ömer Altun, Petek -İTÜ.Öğrenci Kültür Dergisi- Sayı:9, M art 2007, ss.20-29
-Orhun Kitabeleri hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Orhun Kitabeleri dendiği vakit elimizde ilk derli toplu ve konu bütünlüğü olan uzun bir metin niteliği taşıyan, Türk kültürünün temel bir belgesi anlaşılmalıdır. Orhun Kitabeleri öncesinden haber veren çeşitli belgeler, bulgular elbette var. Orhun Kitabeleri Türk kültürü ve tarihi hakkında bilgi veren ilk metinler değiller. Öyle olsaydı biz Hun tarihi hakkında hiçbir şey bilmiyor olurduk. Öyle değil. Ama bir uzun metin özelliği taşıması, Türkçe olması şu bakımdan önemli; Türk kültürü ve tarihi ile alakalı Çince belgeler var ama Çincenin içinde biz Türkçe’de bulduğumuz anlamda bir derinliğe ulaşamıyoruz. O bakımdan Türkçe olması önemli. Türkçe olmasının birkaç noktadan anlaşılması, yorumlanması gerekir. Bir tanesi Orhun Kitabeleri’nde çok ciddî ve çok sağlam bir Türk inanma modeli var; üretilebilen, yorumlanabilen, eksiltilebilen, çoğaltılabilen, derinleştirilebilen bir inanma modeli. İnanç modeli ile karıştırılmasın. Çünkü inanç denildiğinde sınırları adamakıllı belirli olan, daha daraltılmış bir kavram var. Bu, inanma modelinin üzerine oturan ikinci bir husus. Gerek anlama gerek inanma modellerini Orhun Âbideleri’nde çok net bir biçimde bulmak mümkündür.

-Hocam, İslâmiyet öncesi Türk inanışları hakkında muhtelif görüşler var olduğundan, bu inanma modelini ve bahsettiğiniz döneme ait dinî inanç ve özellikleri izah eder misiniz?

Şimdi, “Tengri yarlıgadık içün, babamın askeri kurt gibi düşmanın askeri koyun gibiymiş” diyor. “Tanrı yarlıgaduk içün” diyor. “Yarlıgamak” diye bir fiil var. Bugün yarlıgamak fiilinin anlamı nedir, diye sorsanız, binde bir kişi ya bilir ya bilmez. Yargılamak değil, Yarlıgamak; Yarlıgamak fiili İslâmiyet’teki mağfirete karşılık gelir. Gufran kavramına karşılık gelir. Yani Tanrı’nın herhangi bir kayda bağlı olmayan yardımı, demek. Ancak Gök Tanrı bu yardımı yapar. Burada Gök Tanrı ibaresini düzeltmemiz lazım. Orijinali Köktengri’dir ve Kök kelimesi sadece gökyüzü demek değildir. Asıl ve menşei manasına da gelir. Bildiğimiz ağacın kökü derken kullandığımız kelime. Köktengri, asıl tanrı, gerçek tanrı demek. Çünkü tanrının değişik tecellileri var. Mesela ormanlarda, Ötügen’de, vatanda, insanda, ağaçta tecelli eden bir tanrısal yapının varlığına da inanıyorlar. “Iduk Ötügen, Iduk yirsuk” diyor; Iduk; kutsal, mukaddes demek, tanrıya adanmış anlamına gelir. . Dolayısıyla Tanrı ile ilişkili bulunduğu çeşitli tecellileri de tanrısal nitelikle yorumlandığı için bunların her birine özel bir tanrılık atfetmiyor. Tanrısallık var ama tanrılık Köktengri dediği, yani zatî mahiyeti ile tanrıya Köktengri diyor. Dolayısıyla bu Tanrının yarlıgaması kavramını Orhun âbidelerinde birkaç yerde kuvvetle ifade edilmiş buluruz. Bir başka nokta “Tanrı kut verdiği için özüm kağan oldu” diyor. Bilge Kağan, kut ve Tanrı kavramları arasında kuvvetli bir ilişki kuruyor. Tanrı’nın insana kut veren yönüne işâret ediyor. Bunu bizim bazı tarihçilerimiz sadece siyâsî anlamı olan bir kavram olarak yorumladılar. Fakat ben bu görüşte değilim. Tanrı bütün insanlığa kut verme durumunda olan bir kudret. Bunu Kutadgu Bilig’de çok açık görüyoruz. Kut kesinlikle sadece hakanlara tahsis edilmiş, onlara bağışlanan bir değer değildir. Onlara da veriliyor ama bütün insanlara da veriliyor. Kut kavramı bu bakımdan Türk inanma kavramında çok merkezî bir kavramdır. Dolayısıyla bütün varlığı kuşatan ve zâtî niteliği ile de yarlıgayıcı bir Tanrı var. Ayrıca bu Tanrı bütün insanlığı iyi işleri dolayısıyla kutlayan bir Tanrı ve Türk dünya görüşü aynı zamanda siyâsî sistemi hattâ ben onun din olduğu kanaatindeyim, Töre; Tanrı kutunu Töre’ye uyana veriyor. Yani kut ulu orta dağıtılan bir değer değil. Töreye uyana verilen bir mağfiret-i ilâhî şimdiki tabirle.

-Eski Türk dini dediğiniz Töre üzerinde biraz durabilir miyiz, hocam? Son dönemde töre cinayeti, töre bağnazlığı gibi haberlerle çokça saldırılan ve sulandırılan bu kavramın aslında dinî bir hüviyetinin olması çok dikkat çekici.

Bu çok önemli; yalnız sulandırılmadı, bilerek bizim yüksek kavramlarımız kirletiliyor. Bir zamanlar, üç ay isimleri olan Recep, Şaban, Ramazan isimleriyle alay edilmesi gibi, Abdürrezzak, Abdülfettah, Abdülganî ismiyle alay edilmesi gibi şimdi de Töre kavramı kirletiliyor. Çünkü Türklüğe mahiyetini veren kaynak Töredir. Türk kimliği ile oynamak adına Töre kavramı kirletiliyor. Medyanın işlediği Töre kavramı ile gerçek anlamdaki Türk Töresi arasında hiçbir benzerlik yoktur.

-Hocam, medya bir “töre cinâyeti” işliyor, diyebilir miyiz?

Medya büyük bir kültürel katliam yapıyor, kimlik katliamı yapıyor. Burada biraz Kutadgu Bilig’den yardım alacak olursak, Kutadgu Bilig’in 3192. beyti aynen şöyledir: “ogan ol köni çın törübirgüci törümüş kamuk halka yötri küçi” yani bugünkü Türkçe ile anlamı şöyledir: “Kadir-i mutlak ve mutlak adalete sahip olan Tanrı Törenin gerçek vericisidir ve onun gücü yaratılmış bütün mahlûkata yeter”. Buradaki “ogan” kelimesi Tanrı’nın kadir-i mutlak oluşuna, “köni” kelimesi Tanrı’nın adaletindeki mutlaklığa işaret eder. “Törü” kelimesi bizim şimdi Töre dediğimiz kelimedir. “Birgüci” kelimesindeki “birmek” fiili bugün bizim vermek dediğimiz fiildir. Dolayısıyla Törenin gerçek sahibi ve onu ihsan eden kadir-i mutlak ve adil olan Tanrı’dır, diyor bu mısrada. Dolayısıyla Tanrı’nın ihsan ettiği bir sistem niteliği ile karşımıza çıkıyor Töre. Bu tür sistemlere kültür tarihinde “din” denir. Dolayısıyla Orhun Kitabeleri ve Kutadgu Bilig’den aldığımız bu alıntı ışığında bakarsak, Töre; eski Türk dinidir. Ama denilebilir ki, hani Türkler şamandı, şamanistti. Şimdi sevgili Ömer Bey; Orhun Âbideleri ve Kutadgu Bilig ‘e rağmen orada anlatılan inanma modeline rağmen hiç kimse Türklere bir inanç modeli giydiremez. Giydirilmesi hatalı, yanlış daha ötesi kasıtlı olur.

-Peki Hocam Şamanlık iddiasının kökeni nedir?

Bu konuuzun bir konu. Uzun bir konu ama hemen şunu belirtmek gerekir ki; Şaman kelimesi Türkçe değildir. Düşünün bir kere, bir millet ki binlerce yıllık bir tarihi olduğunu söylüyoruz ki öyledir, kendi inanç sistemine kendi dilinden bir ad koymamış olsun. Böyle bir şey mümkün değildir. Türk dininin Türkçe bir adı olması icap eder. Şaman kelimesi XIX. yüzyılda oryantalistlerin Türk kültürüne atfettikleri bir kavramlaştırma uğratıldı. Meşhur bir Türkolog olan Romen asıllı Fransız Mircea Eliade adındaki araştırmacı Türklüğü merkeze koymadan Şamanizm olgusunu araştırdığı bir çalışmasında, şamanizmin cincilik, büyücülük, sihirbazlık karışımı bir kült olduğunu gösterdi ve dünyanın her yerinde her toplulukta bir takım şamanik davranışlar bulunabileceğini anlattı. Bunun üzerine benim söyleyeceğim bir şey yok. Yani cincilik İslâm toplumunda da, Musevî toplumunda da, Hristiyan toplumunda da var. Eski Türklerde de bu tür halkın kolay yoldan kurtuluş elde etmesini sağlamaya dönük vaatlere kapılan insanlar olmuştur. Eski Türklerde de vardır. Ama sistem budur, demek Türk kültürüne bühtan etmek olur. Çünkü kendi metinlerimizde bir kere dahi Şaman kelimesi geçmez. Ama buna mukabil Tanrı; Köktengri şekliyle, kut, töre kavramları ana kavramlar olarak defalarca karşımıza çıkar. Hele Orhun Kitabeleri’nde bu son derece açıktır. Tanrı’nın yarlıgamasından söz ettik, Tanrı’nın kut vermesinden söz ettik. Tanrı’nın kısmet vermesinden bahsediyor. Kutu taşımanın şartlarına uyulmadığı takdirde yani Tanrı ihsanı olan kutu da taşımanın bir takım şartları var; erdemli olmak şart, yalan söylememek şart, temiz olmak şart. “Gönlünü avucunun içine koyup insan içinde gezebilmeli” diyor, kut kazanan kimse için Yusuf has Hâcip. Yani ikiyüzlü olmamak, hasbî olmak, arı ve duru olmak, kutu taşımanın şartlarıdır. Dolayısıyla kut da töreye uymak suretiyle elde edilen bir değer olduğu için kut kavramı ile karşılaştığınız her yerde mutlaka törenin işlemekte olduğunu bilmek zorundasınız. Türkçenin en eski iki kelimesi, bilinen en eski iki kelimesi Tanrı ve Kut kelimeleridir. Büyük hun imparatoru Motun zamanında dahi Çinlilere yazılan bir mektupta geçer, MÖ III. Yüzyılda. Kendisini tarif ederken “ Ben Tanrı kutu Tanhu Motun”diye söyler, kendini tarif eder. Yani Tanrı’dan kut aldığını ifade eder. Metin Çince fakat Tanrı kelimesinin Çincesi yok. Çinliler Tanrı kelimesini Türkçe olarak söylüyorlar. “Tien” diyorlar. Tanrı Dağları’na da “Tien Şan” derler halâ. Çince’de R harfi olmadığı için Tanrı kelimesini Tien diye yazıyorlar. Kut kelimesi de aynen korunmuş. Dolayısıyla biz o mektuptaki Tanrı ve kut kelimelerini Türkçesi ile yakalama şansına sahibiz. Türk kültürünün temel kavramları bunlar. Şimdi bunlara rağmen ne idüğü belirsiz ruhlar diyarından haber getirdiğini söyleyen yarı deli, yarı meczup, yarı mecnun şaman tipi etrafında birleşen bir topluluk ve bu şaman tipini kendine örnek edinen bir kültür teklifini kabul etmek Türk kültürünün sistematik yapısını bilen bir insan için mümkün değildir. Yani Türk kültürü bağlamında Şamanizm imkânsızdır. Neden böyle söylüyorum, çünkü gene aynı kaynaklarda, orijinal kendi kaynaklarımızda çok açık bir biçimde görmekteyiz ki, Türk toplumunun tamamı Töre mucibince teşkilatlanmıştır. Oğuz Kağan Destanı’nda toplum Üçoklar ve Bozoklar olmak üzere iki kolda teşkilatlanmıştır biliyorsunuz. Boy teşkilatı Türklüğün alamet-i farikalarından biridir. Türk kimliği taşıyan bütün topluluklar boy teşkilâtı kapsamına alınmıştır. Tabiî burada hemen şunu da ifade etmek lazım; Türklüğü boy teşkilâtı içinde mütalaa ederken bunu sadece soya indirgemek de doğru değildir. Soy gayreti Türk kültüründe yadırganan bir durumdur. Bilge Kağan’ın veziri Tonyukuk’un Çin asıllı olduğunu biliyoruz. Meşhur Selçuklu veziri Nizamü’l-Mülk ve oğullarının acem asıllı olduğunu biliyoruz. Benzer örnekleri Osmanlı’da bulmak çok daha rahattır. Özellikle Yeniçeri Ocağı dolayısıyla pekâlâ bir Tunuslu da, bir Sırp da, bir Hırvat da, bir Rum da vezir-i azam olabilmiştir. Yani Tunuslu hayrettin paşa diyorsunuz, saklamıyorlar. Bu gizli saklı bir durum değil. Sokullu Mehmet Paşa Hırvat asıllı olduğunu biliyor. Kardeşi de piskopos; haberleşiyorlar bizde vezir-i azamken. Ama burada bir ihanet aramak abes. Sokullu Mehmet Paşa Türk kültürüne tamamen sadık, onu hazmetmiş, Türk olmuş bir adamdır. Aynı şeyi Nizamü’l-Mülk için de, Tonyukuk için de söyleyebiliriz. Yani Türk kültüründe ehliyet esastır ve sınıflı olmadığı için; at yetiştiren bir kavim olmaları dolayısıyla, atlı göçebe toplumunun şartları sınıflaşmaya imkân vermediği için, insanın değerini aklına ve ahlâkına bağlamışlardır. “Asil insan gönlü temiz ve akıllı olandır” diyor. Kaşgarlı’da da bulabilirsiniz, Yusuf Has Hacib’de de bulabilirsiniz. Çok nettir, yani insanın kıymeti geldiği soydan ileri gelmez, ahlâkından ve aklından ileri gelir. Bu çok açıktır. Eskilerin tabiriyle “bedihi” bir gerçektir. Dolayısıyla boy sistemine alınır Töreyi benimseyenler ve Töreyi benimseyene Türk denir. Bugün yeryüzünde Türk sıfatıyla andığımız ne kadar toplu luk varsa hepsinin aynı kandan, aynı soydan olduğunu ispatlamaya kalkmak cinnet olur. Denediler bunu zaten, çıkmaz yol olduğu göründü. Adına Türk denilen topluluklarda soy birliği söz konusu değil. Bu demek değildir ki,bugün Türk dediğimiz toplumlar soyu belirsiz toplumlardır. Tabii ki değil, ben dedemi de biliyorum, dedemin dedesini de. Kanunî zamanında bulunan bir belgede dedelerimin isimlerini buldum. Yani bu hepimiz için geçerli, sadece benim için değil. Bir soy problemimiz elbette yok. Ama Türklüğü soya indirgeyerek anlamayı, başta Töre doğru bulmuyor.

-Türklüğü sadece soya indirgemek batı tarzı milliyetçiliklerin bize mirası galiba?

Evet. Yahya Kemal çok doğru söylüyor; “batıdan gelen milletperverlik dahi bize zarar vermiştir” Çünkü o tür bir milliyetçilik toplumun hâl-i hazır durumundan nefret etme esasından türemiştir. Halbuki aslolan millî olmak, millî değerleri yaşamaktır. O zaman Hırvat da, Sırp da, Rus da, Acem de, Arap da Türk olabilir. Bu çok önemli bir nokta, bugün çok da tartışılıyor. Milliyetçilik bağlamında bu konular çokça tartışılıyor. Bir yığın yanlıştan bir yığın yeni yanlış üretiliyor. İdeolojiler için Cemil Meriç’in verdiği hüküm doğru “deli gömleği”, adı milliyetçilik de olsa böyle, deli gömleğidir. İdeolojileştirildiği anda bir deli gömleği oluyor. Milliyetçilikler kültürle oynarlar, tarihle oynarlar, dille oynarlar. İşlerine gelmeyen, beğenmedikleri, tasavvur ettikleri ideal topluma uymayacağını düşündükleri ne varsa hepsine müdahale hakkını kendinde bulurlar. Bir yığın örneği var, bizde de var, dışarıda da var. Türkiye’nin yaşadığı kimlik krizi genellikle milliyetçilik adına kültürle oynamaların sonucunda ortaya çıkmıştır. Burada iyi niyet olsa bile her zaman iyi niyet doğru sonuç vermez. Meşhur sözdür, “cehenneme giden yollar iyi niyet taşları ile döşelidir”. Herneyse kendi konumuza dönecek olursak “Töre” kelimesinin türemek fiili ile ilgisi var. Türeyiş kanunu demek, Tanrı’nın türetiş kanunu.Türk de o kanuna uyan kimse demek. Töreye uyan kimse demek. Töreye uyan kişi demek, falan soyda gelen kişi demek değil, Töreye uyan demektir. Töreye uymanın sonucu nedir, derseniz; Kut kazanmaktır. Kut kazanmanın gerekçelerini teker teker ele aldığınız vakit ki; ben onu Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre adlı kitabımda açıkladım. Orada teferruatıyla birlikte görülebilir. Kut kazanmanın şartları da; bilgi, bilgelik yani hikmet, iyi ahlâk ve feragattir, feragat-i nefstir. Yani Türk olmak bir değerler sistemini kazanmak demektir. Bana göre insan, Türk ana ve babadan doğabilir ama o değerler sistemini kendi adına da kazanmak zorundadır. Onun için Dede Korkut kitabında yeni doğan çocuklar adsızdırlar. Töreyi hazmettikten ve Töre mucibince makbul bir iş yaptıktan sonra ad kazanır yani kimlik kazanır.

-Ad kazanma hadisesindeki mantık bize hiç böyle anlatılmadı, kafalarımıza mitoloji gibi yerleşti. Hocam daha önce işitmediğimiz çok önemli meselelere temas ettiniz. Bunları bir özet halinde vurgulayabilir misiniz?

Şimdi buraya kadar söylediklerimizi özetleyecek olursak, şunu demiş olduk; Orhun Âbideleri’nde bir inanma modeli mevcuttur. Bunun teferruatı ile ele alınması, açıklanması ve güncellenmesi gerekmektedir. Tarih güncellenmedikçe boş bir övünme ya da yerinmeden öteye gidemez. Güncellemek yeniden anlamak, anlamlandırmak demektir. Günün konjonktürü kültürel tabanı üzerine yeniden anlamak ve anlamlandırmak demektir. Dolayısıyla Orhun Âbideleri’nde hiç kimsenin leke süremeyeceği, çamur atamayacağı açıklıkta bir Türk inanma modeli zaptedilmiştir. Bu bizim için, toplumumuz için çok önemli bir şeydir.

-Anlama modeli dediniz, bu kavramı ilk kez duyuyoruz, biraz daha açabilir misiniz?

Şimdi anlama konusu XX. Yüzyıl felsefesibakımından çok öne çıkmış bir konu. İşte anlama, yorumlama, hermenotik gibi adlarla fikir dünyasında bahsi geçen bir konu bu. Anlama çok güzel, Türkçe bir kelime aynı zamanda. “An” sonundaki N sesi eski K3afinun dediğimiz sağır kef ‘tir. “An” şeklinde telaffuz edilir, sınır demek. “An” kelimesi halâ mahallî şivelerde tarla sınırı olarak da kullanılır. Tuzlama, şekerleme, bağlama gibi la-le ekinin fonksiyonu, bir şey ilave etme anlamına gelir. Dolayısıyla “anlama” dediğimiz vakit, varlık âlemine dönük herhangi bir unsuru veya soyut bir değeri belirgin hale getirme, sınırlarını gösterme demektir. Anlama, sınırlandırma ve bu sınırların komşuluk ilişkilerini görme ve komşunun komşuya bağlı olarak tarif edilmesi; çünkü her şey bir şeye, bir şeylere göre tarif bulur. İzafet esastır, nispet olmadan sınır olmaz. Sınırın öte tarafı olmazsa, beri tarafından söz edemezsiniz. Anlama bir tarafıyla dışa dönük fizîkî âleme dönük tarafıyla varlığı parçalar. Daha doğrusu algının, varlığı parçalı olarak kavraması imkânını verir. Ama içe dönük olarak o parçalar zihinde yeniden monte edilir. Yani anlamanın iki yüzü vardır; bir yüzü dışa dönük, bir yüzü içe dönük. Dışa dönük tarafı ile âlemi parçalar ve parçalar arası ilişkileri kurarak yeniden yekpâreleştirmeye çalışır. Anlama bir insânî eylemdir ve çok değerli bir eylemdir. İçe dönük olarak da o parçalayarak gördüğünüz genel yapıyı tekrar inşâ edersiniz, zihinleştirmiş olursunuz, soyutlamış, kavramlaştırmış olursunuz. Âlem hareket üzerine bina edilmiştir, hareket esastır. Hareketin esas olduğu bir kâinatta sabit bir değer, insânî hayatın olmazsa olmaz ihtiyacıdır. O sabit değer ancak dilde bulunabilir. Bu noktada denilebilir ki; dil hiç değişmez mi? Elbette dil de değişir ama dil varlık âlemine göre daha yavaş değişir. Kavramlar insanlara kavrama, anlama ve hareket noktası sağlama imkânı verirler. Dil, dolayısıyla o dili konuşan toplumun düşünce mekanizmasını, anlama mekanizmasını içinde barındırır. Humbolden adlı meşhur dil bilgininin ifadesi ile diller o topluların büyük akılları gibidirler. Türkçe de Türk toplumunun tarih boyunca ürettiği aklı içinde saklayan bir yapıdır. Bu bakımdan da çok değerlidir. Onun için uydurmaca vs. o aklı yozlaştırması itibariyle büyük kayıptır. Tekrar Orhun Kitabeleri’ne dönecek olursak, Orhun Kitabeleri’nde biz Türkçenin en temiz örneklerini buluyoruz. Kendi safiyeti içerisinde Türk düşüncesini orijinal niteliğini tespit edebiliyoruz. Kökler ile eklerin ilişkilerini oradan çıkarabiliyoruz. Kökler arası ilişkileri, köklerin muhtelif eklerle aldığı biçimler ve kavramların bu kök-ek ilişkileri etrafında münasebete girmesini Orhun Kitabeleri’nde görebiliyoruz. Yani Türkçenin semantik karakterini en özgün bir biçimde bu kitabeler sayesinde elimizin altında hazır bulabiliyoruz. Dolayısıyla bu tür bir metin aynı zamanda Türk anlama modelini de ihtiva ediyor demektir. Nasıl demin bir inanma modeli saklıdır dediysek, şimdi de o dilin karakteri icabı olarak orada bir Türk anlama modeli saklıdır diyebiliriz. Orhun Kitabeleri’nin çok değerli oluşunun bir sebebi de budur.

Bir başka nokta, demin değişmeden bahsettik. Hayat değişme demek, değişmenin durduğu noktada hayattan, tarihten, kültürden söz edemeyiz. Dolayısıyla her yeni değişim varlık âlemine dönük algımızı da tazelememizi gerektirir. Dil bir yönü ile bize hazır bir anlama kalıbı sunar fakat diğer yönüyle tarihsel niteliği sebebiyle sunduğu anlama modeli tarihsel bir model olduğu için, eğer o tarihselliği aşamazsanız sizi geçmişe hapseder. Yani sadece Orhun Kitabeleri için söylemiyorum, bütün tarih belgeleri için geçerli bu. Biz bir yandan tarihi diğer yandan anlama ve inanma modellerini güncellemeliyiz ki, onun esiri olmayalım. Çünkü Türkiye’de çok yanlış bir tarih algısı var. Tarih sanki bir varlık alanı zannediliyor.

-Evet Hocam, Türkiye’deki hemen hemen her fikrin mensupları kendilerine ait bir tarih tasavvuru yaratıyor ve bunun içinde yaşıyor. Türk tarihine nasıl bakmalıyız ve güncele nasıl taşımalıyız?

Günümüzde yaşadığı halde ayakları yere değmeyen ve kendini geçmişin falan döneminde yaşıyor zanneden hasta bir milliyetçilik, kültürcülük tipi türüyor. Türk kültürünün karakterini incelediğiniz vakit çok ilginç bir şey görürsünüz. Bu kültürün temel değeri hikmettir. Ve bu hikmet birlik fikrinden türemiştir. Hikmet, evet tarihte bir yüz göstermiştir, her dönemde de yeni bir yüz göstere göstere de günümüze gelmiştir. İnsan hikmeti ancak yaşadığı anda bulabilir. Yaşadığı anı ıskalayan bir insanın tarihsel hikmetle bir yere varma şansı yoktur. Mevlânâ onun için “bugün yeni bir gündür, bugün yeni bir söz söylemek gerek” diyor.Ama biz yedi yüzyıl önceki bir sözü yeni bir şeymiş gibi hal tekrar ediyoruz. Demek istediğim şu, bütün tarih belgeleri gibi Orhun Kitabeleri ki çok özel bir değeri vardır, oradaki anlama ve inanma modellerini çıkarmalıyız. Çünkü o modelde büyük tarihî dinamizmimizin sırrı saklıdır. Doğru anlarsanız, fakat doğru anlamanın şartı tarihselliği aşmak, tarihi, varlık alanı zannetmekten vazgeçmektir. Türk toplumu sınıflı bir toplum değildir. Bunu biz söylemiyoruz, bütün dünya tarihçileri söylüyor. Sınıflı toplum ancak, tarımla meşgul olan toplumlarda ortaya çıkar. Çünkü tarımla meşgul olan adam silah kullanmayı unutur ve silah kullananlar onların üzerine gelir ve bir üst sınıf oluşturur. Zamanla yeni gelenler de eski yapıya intibak eder ve dıştan gelen bir ikinci dalga üçüncü sınıfı, bir üçüncü dalga dördüncü sınıfı oluşturur. Kast sistemi diyoruz ya, Hindistan’daki sınıf; kasd kelimesi millet demek. Hindistan’a her gelen işgalci topluluk bir üst sınıf oluşturmuş sonra da oranın yerleşik hayat düzenine intibak edip, dinamizmini yitirince, dışarıdan gelen yeni dalga onun da üstüne çıkmış. Sınıflı yapı böyle bir şey, tarımla meşgul olan tüm toplumlar sınıflıdır. Çin, Hindistan, Eski Mısır, Eski Yunan sınıflıdır. Anadolu medeniyetleri denen eski Anadolu toplulukları sınıflıdır, Avrupa sınıflıdır. Sınıfsız tek toplum örneği Orta Asya’da at yetiştiren topluluklardır. Çünkü hepsi asker, asker-sivil ayrımı yok. İkincisi; atın üzerindeki adamı esir almak mümkündür, esir tutmak mümkün değildir, deh, dedi mi gider adam. Dolayısıyla at yetiştirmekten kaynaklanan sınıfsız bir yapı var.

-Bilge Kağan Âbidesi’nin doğu yüzünde bizim dikkatimizi çeken ve merak uyandıran bir ifade var, Hocam. “…Türk bodun illediği ilini elden çıkarmış, kağanladığı kağanını yitirivermiş. Çin bodununa beğlik er oğlanı kul oldu, kadınlık kız oğlanı odalık(cariye) oldu…”Bu durumun tarihî gerçekliği sizce ne olabilir? Zira Türk kadınlarının cariye olması bize çok tuhaf gelen bir durum açıkçası.

Divanü Lugati’t-Türk başta olmak üzere eski Türkçeye dair sözlük çalışmalarının hepsinde ortak bir taraf var. O da bazı kavramların bu sözlüklerde bulunmayışıdır. Mesela “Köle” kelimesi yok Türkçede . Türkçe bir kelime değil. “Cariye” Türkçe bir kelime değil. Eski Türkçede de yeni Türkçede de köle cariye karşılığı bir takım kelime kullanıldıysa bunun karşılığını Çin kültüründe, Hint kültüründe, Acem kültüründe aramak lazım. Komşulardan alınmıştır. Mesela piç, âşüfte, fahişe, orospu, pezevenk, deyyus gibi kelimeler de yoktur. Bunların hepsi komşu kültürlerden devşirilmiş, sonra da yerleşik hayata geçildiği dönemlerde Türkçeye girmiş kelimelerdir. İlteriş Kağan’a atfettiğiniz o cümleyi bir kere yanlış hatırlıyorsunuz. Çünkü Bilge Kağan der ki, orada İlteriş Kağan ikinci Göktürk devletinin yıkılış hikâyesini anlatır. Kitabelerde ve orada der ki, “Ey Türk oğuz bodunu” yani milleti “hakanınıza tabi olmadınız ve Ötügen’i terk ettiniz, Türk beyleri Çin isimleri aldı. Çin’in sözü tatlı ipeği yumuşak imiş, bunlara aldandınız ve Çin’e gittiniz. Gidenlerin kârı ne oldu, kemiğiniz dağ gibi yığıldı, beylik erkek evladınız köle, hanımlık kızınız cariye oldu” kime ? Çinlilere. Cümle bu. Cümleyi ters çevirmek köle ve cariyelik kavramlarını İlteriş Kağan’a ve onun dönemindeki Göktürkler’e atfetmek büyük hata olur.

-Hocam, aslında bu son bahsettiğiniz, Çin’in ipeğinden, sözünden velhasıl bazı hususiyetlerinden etkilenme ve başkalaşma bunun bir neticesi olarak da Çin’e giden Türklerin akıbeti, aslında bir manada güncel bir konu. Çin’e giden ve yozlaşan Türkler için kültür emperyalizmine uğramışlar diyebilir miyiz? Ayrıca Orhun Kitabeleri’ndeki bu göndermelerden günümüze dersler çıkarabilir miyiz?

Elbette, onun için demin Orhun Kitabeleri’nde çok ciddi bir inanma ve anlama modeli var, dedim. Aslnda konu biraz dağılıyor ama genel ifadeleriyle biraz değinirsek; tarihin bin türlü cilvesi var ve Türkler hareketli bir topluluk. Temas halinde olmadıkları hiçbir medeniyet yok. Çinlilerle temas halindeler asırlardır malum. Hindistan ile temas halindeler, Hindistan’ın ilk siyâsî birliğini Babürlüler kurmuştur. Hindistan daha evvel bir siyâsî birlik yaşamamıştır. Babür’ün torunu Ekber Şah tarafından tesis edilmiştir, Hindistan’ın siyâsî birliği. Yani Hindistan kültürü ile iç içe bir temas var. S3ami toplulukları ile yani Arap toplulukları ile ilişkileri malum. İşte Fârâbî Bağdat Sarayı’ndadır, halifenin yanında. Arap kültürünü İslâmla ettikten sonra ok daha sıkı ilişkilerle tanıdılar. İran üzerinde asırlarca hakim oldular., ta 1930 lara kadar, İran Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesinden itibaren ta Türgişler’den, Karahanlılar’dan itibaren İran coğrafyası bir Türk siyâsî coğrafyasıdır. 1930’a kadarElan da İran nüfusunun neredeyse yarıdan fazlası Türk’tür. Rus kürlüyle temas halindeler bugün Rusçaya Türkçe’den geçmiş 60000’den fazla kelime var. Kremlin Sarayı’nın mimarları Türk’tür. Siyâsî terminolojileri başta olmak üzere Rus kültürünün bir çok öğesi Türk kültüründen alınmadır. Kazaklar ve Ruslar arasındaki ilişki malum ta XV. XVI. Yüzyıldan itibaren Türk kazakları, Rus kazakları diye ayrılıyorlar, ama bu ayrım yanlıştır. Hristiyan olanlar ile olmayanlardan söz edilebilir. Kazak Türk asıllı olmakla beraber vaktiyle Töre kavmi olmakla beraber, Töre devletinin hükmüne riayet etmeyen topluluk demektir. Yani kaçaktır, kelimenin aslı bu; kaçak. Bunların Ruslar üzerinde ne kadar ciddi, ne kadar derin bir etki yarattığı bilinen bir gerçek. Atilla Paris’e kadar gitmiş ve dönmüştür. Alman millî destanı olan Nebelungen Destanı, Atilla kapısında nöbet bekleyen Germen Derebeylerinin hikâyesini anlatır. Avarların, Peçeneklerin, Bulgarların İstanbul kuşatmaları yaşanmıştır. Bunlar gibi pek çok örnek var. Paris bir Fransız Destanı ve bu ParisSen nehrinde bir köycükmüş. Atilla Roma kumandanı Ayikyus’un ordusunu kovalıyormuş, Ayikyus dönüp İtalya’ya doğru kaçınca Atilla da o Paris isimli köye tenezzül etmemiş. Fakat buradan bir destan çıkarmış Fransızlar. Orada Paris diye bir kız yaşıyormuş, çok karizmatik bir kızmış, Atilla’ya öyle bir görünmüş ki nasıl göründüyse Atilla’nın ödü kopmuş, atı şahlanmış, geri kaçmış. Atilla’nın Paris’in önünde korkup atının şahlanarak geri çekilmesinin tasviri Louvre Sarayı’nın giriş kapısındadır. Yani bütün dünya kültürleri ile temas halinde bir Türk kültüründen bahsediyoruz. Dolayısıyla Türk kültürü tabiri caizse dünya ölçeğinde bir medeniyet çevresinin oluşmasına yol açmıştır. Katılanlarla ve karşı çıkanlarla, karşı çıkma da bir tür etkileşimdir.

Meşhur kurt adam efsaneleri, işte bu batı Hun akıncıları özellikle yay kirişleri ıslanıp da baskının etkisi kaybolmasın diye mehtaplı gecelerde yaparlarmış baskınlarını, çünkü yağış olmayacak demektir, mehtaplı gecede. Dolayısıyla Kurt adam efsaneleri saldıran Türk akıncılarının seslerine gönderme yapar, mehtaplı gece de Türklerin baskın yapma ihtimalinin olduğu gecedir. Kurt adam efsanelerinin aslı oralara gider. Batının hasta muhayyilesinin ürettiği bir tiptir, kurt adam tipi. Şunu demek istiyorum, Türkler dünyanın bütün belli başlı kültürleri ile temas etmiş ve bunları hükmü altında asırlarca idare etmiştir. Bu büyük bir esnekliği gerektirir. Bu, liyakate ve ehliyete değer vermeği gerektirir. Bu, cihan çapında bir hukuk sistemini gerektirir. Kılıçla bir yeri alırsınız, ama elde tutamazsınız. Elde tutmanın şartı adaletli yönetimdir. Adalet Türk kültürünün özellikle Türk siyâsetinin temel kavramıdır. En ana kavramı adalettir. Burada çok önemli bir şey söyleyeceğim; dünya kültürleri arasında adalet kavramını siyâset felsefesinin kalbine yerleştiren başka bir kültür yoktur. Çin kültüründen bir örnek vereyim; malum Çinliler Taoizm’e inanırlar. Taoculuğun temel kitabı da Lao-Tzu’nun yazdığı Taoteking’i açın bakın, aynen şöyle bir cümleyle karşılaşırsınız: “Hak edeni kolla ama aynı derecede hak etmeyeni de kolla”. Yani zalimle mücadele et demiyor, pasif ol diyor. Neden? Çünkü adaleti tesis etmeye, hakkı yerine koymaya çalışırsanız sınıflı yapı altüst olur. Hak ve adalet kavramları adına kitleleri harekete geçirirseniz sınıflı yapı ayakta duramaz. Dolayısıyla sınıflı yapılı toplumlarda adalet kavramının siyâset felsefesinin kalbine yerleştirilmesi mümkün değildir. Aynı şeyi batı toplumları için söylemek de mümkün; hak ve adalet kavramını gerçekten inanarak sisteminin merkezine koysa batı bu sömürü düzeni olabilir mi? Adalet kavramı könilik, demin söyledim, Tanrı kadir-i mutlak ve adildir. Aynen şöyle bir ifade var Kutadgu Bilig’de, “Adalete dayanan Töre, gökyüzünün direğidir, eğer adalet bozulursa gökyüzü yerinde duramaz çöker”.

-Aslında bu ifâdeyi Meclisin kapısına yazmak lâzım.

Artık kapılara, pencerelere yazmakla olmuyor, kalplere yazmak lâzım. Kalplere yazılmadıkça, yani bir ilke inanılarak uygulanmadıkça isterseniz yere göğe yazın, hükmü yoktur. Bazı sıkışık zamanlarda , sıkıntılı zamanlarda, dünya konjonktürünün zorlamasıyla Türk tarihi dar boğazlardan geçmiştir. Bunlarda bir kısmı Türk-Çin ilişkilerinde görünür, bir kısmı Türk-İslâm dünyası ilişkilerinde görünür, bir kısmı Türk-batı ilişkilerinde. Türk-Çin ilişkilerine dair Bilge Kağan’ın verdiği bilgi bizi yeterince aydınlatıyor. Türk-İslâm dünyası ilişkilerinde de özellikle safevî-Osmanlı yani Şah İsmail-Yavuz mücadelesi dolayısıyla bizim İran ve Osmanlı coğrafyası dışındaki İslâm dünyası ile sağlıklı ilişkiler kurabilmemiz için ve İran’ı dışlayacak bir felsefî arka plan oluşturmak için, Arap itikadını benimseyişimiz söz konusu. O benimseyiş İran’ı soyutlamıştır ama Osmanlı’nın da Töre ve özellikle Töre üzerine oturan Mâturîdî itikattan remî anlamda, fiilen devam etmiştir ama resmî anlamda Eş’arî ulem3aya itibar edilişi dolayısıyla zamanla Osmanlı’da Kadızâde tipinde din adamları türemişve Hezarfen Ahmet Çelebi gibi, Lagârî Ahmet Çelebi gibi teknolojide, ilimde ilerlemeye yol açacak, rasathânenin topa tutulması gibi olumsuzluklar baş göstermiş ve zamanla da adına gerileme dediğimiz bir dönem ortaya çıkmış. Tek sebebe bağlamıyorum, elbette bir yığın başka sebebi de var, ama bu da çok önemli bir sebep. Bir zihniyet dönüşümü ki, insanın varlık âlemini anlamlandırması ile zihniyet dünyası arasında bire bir ilişki var. Zihniyetinizi değiştirdiniz mi, kimliğiniz değişmiş olur. Ve mesela XVI. Yüzyıldan sonraki Türkçe; Arap, Fars dilinin tahakkümündeki bir Türkçedir. Aynen Bilge Kağan’ın Çinceden şikâyet ettiği gibi XVI. Yüzyıl sonrası Türkçesinden de bu anlamda şikâyet edilebilir.Ama dünya konjonktürünün bir dayatmasıdır bu. Başka bir dar boğaz da batı dünyasının güçlenmesi dolayısıyla ve uğranılan çeşitli mağlubiyetlerin sonucunda geldiğimiz noktadır ki,batı kültürü karşısında Türk kültürü, büyük bir savunma içerisine girmiştir. Tanzimat’tan bu yana batıya taviz gibi görünen batı yanlısıymış gibi görünen hareketlerin birçoğunun altında batıya karşı bir savunma refleksi saklıdır.Yani şu 28 Şubat postmodern darbesinde bile, hatırlarsanız darbenin merkezi “Batı Çalışma Grubu” diye adlandırılmıştı. Yani bu batıya, sakin olun, size zarar vermeyeceğiz, mesajıdır. Dolayısıyla şimdi içinden geçtiğimiz tarihî dar boğazda da batı dillerinin, batı kültürünün Türk kültürü ve dili üzerindeki tahakkümünü görüyoruz.Yani olayı tarihî bütünlüğü içerisinde ve sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde görüp değerlendirmek lazım. Elbette ki, Bilge Kağan’ın Çincenin tahakkümü adına dile getirdiği şikâyet, mahiyet itibari ile bugün İngilizce, Fransızca karşısında uğradığımız durumdan farklı değil. Veya bugün ona paralel bir trajedi yaşıyor Türkçe. Biz bile gayrı ihtiyârî bir yığın batı kelimelerini kullanır olduk. Bu bir tarafı ile kaçınılmazdır, bir tarafı ile gereklidir. Fakat kendi millî varlığını, birliğini ve bilincini kaybetmeden olursa sağlıklıdır. Yani biz pekâlâ Ermeniceden de kelime aldık, Rumcadan da, Arapçadan da, Farsçadan, Rusçadan da, İngilizceden de kelime aldık. Aldık, almalıydık, ama aynı zamanda verdik de. Sırpçada 9000 Türkçe kelime var. Ben o lugati elime alıp inceledim. 9000 kelime. Bugün Türkiye Türkçesinde 5000 kelime ile yazan yazar yok. Çok merak ediyorum Orhan Pamuk kaç kelime kullanmış, 2500’ü geçiyorsa önünde şapka çıkarmaya hazırım. Buna mukabil Sırpçaya 9000 kelime vermişiz.

-Peki Hocam, kaç kelime atmışızdır Sırpçadan?

Sırpçaya verdiğimizden mutlaka çok daha azdır. Alışveriş gereklidir, ama ipin ucunu kaçırmadığımız vakit, bilincimizi kaybetmediğimiz vakit. Savunma refleksiyle veya büyük bir tarihî strateji icabı olarak devletler bazen böyle tavır alırlar. Sırpçadan mutlaka kelime alınmıştır, tam olarak sayısını bilemiyorum ama mutlaka çok daha azdır. Çünkü Sırpça bir medeniyet dili değil. Osmanlı bir medeniyet diliyle gitmiş oraya. Gidin Sırpların bütün mutfak kavramları, alet edevat kavramları, askerî kavramları, şehircilik kavramları Türkçedir. Bir medeniyet dili ile gidiyorsunuz ve kuvvetli olandan zayıf olana doğru akar etki,zayıftan kuvvetliye doğru daha azdır geçiş. Dolayısıyla Bilge Kağan’daki refleksi güncel anlamda tekrar kazanmamız yani, güncellememiz lazımdır.

–Hocam, son olarak, Orhun Kitabeleri için Türk milletine rehber olabilir diyebilir miyiz?

Rehberden ziyade kültürün teşekkül dinamiklerini bulabileceğimiz bir kaynak metindir, ana metinlerimizden biridir. Rehber demek doğru değildir. Tarihsellik günü ıskalamaya yol açar. Rehber edinmeyeceksin, kültürün dinamiklerini, elemanlarının teşekkül aşamalarını görmek bakımından bir ihtiyaç.

https://saitbaser.com/2013/12/18/sait-baser-ile-orhun-abideleri-ve-turk-toresi-uzerine-soylesi/



5
Habip Hamza Erdem / DUR BAKALIM N’OLCEK ?
« Son İleti Gönderen: Habip Hamza Erdem Nisan 20, 2017, 02:12:21 ÖÖ »
DUR BAKALIM N’OLCEK ?
   Halkoylaması sürüyor.
   “‘Alçak’ Seçim Kurulu”, kesin sonuçları açıklasa da sürecek gibi görünüyor.
   Çünkü, bu halkoylasında % 60’ı geçen hayır oylarının gereği yapılıncaya değin sürecek.
   Hangi ‘Anket kurluşu’na göre % 60 diye soracak olursanız; mercimek kadar ‘akıl’ ve ‘nohut’ kadar zekası olan tüm ‘Anket kuruluşları’na göre.
   Değil mi ki, Alaca Karanlık Partisi’nin katıldığı ‘tüm’, ve bütün, yerel ve genel seçimler olduğu kadar, her türlü kamu kurumlarındaki seçimlerde de, ‘hile ve desise’ uyguladığı; bir zamanlar onu Fetö’yle birlikte yaptığı, bir zamanlar PKK ile birlikte yaptığı, bir zamanlar siyonist merkezlerle yaptığı ama hiç bir zaman ve hiçbir koşulda, ‘hak ve adalet’ içinde  yapmadığı ortaya çıkmıştır.
Halkoylaması dolayısıyla ortalığa saçılan ‘alçaklık ve namussuzluk’, seçim hilesinin çok ötesindedir.
Devletin en yüksek kademesi’nden ‘en alçak’ kademesine kadar, bir bütün olarak ‘Devlet’, yalana, dolana, hile ve desiseye, üçkağıda bulaşmış ve  ‘zorbalığın daniskası’nı uygulamıştır.
Vatan, Millet, Bayrak ve Devlet, Dr Recep’in dört parmağı olarak ‘milletin gözü’ne sokulmuş ancak tümü birden onun başparmağının altına sıkıştırılmıştır.
Efendim, ‘Hükûmet başka Devlet başka’, yok efendim ‘Dr Recep demek Devlet demek değildir’, yok efendim ‘Türk milleti herşeyin ayırdında’ türü, artık sıkıcılık veren ‘Dur bakalım n’olcek’ yaklaşımına bir son verilmelidir.
Bu sözle anlatılmak istenen, ne olacağı bilinen acıklı sona, ‘Hele durup biraz daha bekleyelim’ demenin yanlışlığı değil midir?
Ülkede bütün bunlar olurken, ‘onlar küçük işler’, önemli olan Trump’a, ‘Putin’e, İngiltere, Almanya ve Fransa’daki ‘seçim sonuçları’na bakalım demek...
Eğer gerçekten bu bir ‘stratejik yaklaşım’, bir ‘derin politika’, bir ‘uzgörüş’ ise; korkarım  bu strateji ve politikalar bu ‘derinlik’te boğulabilirler.
Bu ‘sözde derinlik’lere aklımız ermediğı gibi, bunu, ileri geri Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşleriyle bağdaştırmaya da ermemekte.
Mustafa Kemal, ‘Padişah ve Hilafet tehlike’de diye ‘mücadele’ye başladı da, gidip padişahın koltuğunun dibine mi sığındı?
Yoksa gece gündüz ona, o derin ‘kurmay yaklaşımı’ ile, tehlikeleri anlatarak, doğru yola getirmek için mi mücadele etti?
En azından ‘tarihi okumak’ konusunda biraz daha titiz davranılabilir, değil mi ama?
Sonra bir ‘demokratiklik’, ‘hukuk içinde kalmak’, ‘birlik beraberlik’ gibi ‘temelsiz’ sloganlara da bir son verilmelidir.
Demokrasinin ilk ve en belirgin özelliği, halkın ayağa kalkmasıdır.
Kendinde ‘millet’ olmaz; millet ancak ‘kendisi için’ ayağa kalkarsa millet olur.
Hukuka gelince; bunların en ‘hukukî’si Sami Güven ve tayfası değil midir?
Yoksa Anayasa Mahkemesi midir?
Dünya alem her ikisinin de ‘hukuk’la ilişiğinin olmadığını ve ondan da önemlisi bu savı ileri sürenlerin de bunu ‘bal gibi’ bildikleridir.
AHİM, AGİT, AB’yi de ‘emperyalist’ diye geçelim.
O ‘beka sorunu’ Bahçeli’nin ‘beka’sıydı.
Çok şükür onu ‘şimdilik’ kurtardık.
Geriye bir tek ve yalnızca ‘halkın kendisi’ kalmaktadır.
‘Halkımızın bekası sorunu’.
Ve bugün neresinden bakılırsa bakılsın, bu yüce halkın, ezici çoğunluğu, lami cimi yok, bu ‘gidiş’e dur demiş, kendi ‘beka sorunu’na el koymuştur.
Yukarıda belirttik, halkımızın % 60’tan fazlasının ‘Hayır’ dediğini tüm tarafsız anketler ortaya koymuş bulunmaktadır.
Ne anketi, halkımız silahların gölgesinde gidip ‘oy’ vermiştir oy.
‘İrade’sini ortaya koymuştur.
Şimdi, halkımızın bu ‘bilinç ve enerjisi’ne önderlik zamanıdır.
Bugün önder olunamayacaksa ne zaman olunacak?
Dur bakalım n’olcek demek, halkımızın ‘iradesi’ne saygısızlık olmasın sakın?
Tam bu dönemde, armudun sapı elmanın çöpü demek, halka güvensizliğin ta kendisidir.
Dahası, kendine güven eksikliği tam da bu demektir.
Şöyle olsun böyle olsun demek bana düşmez, ama ‘millî irade’nin ete kemiğe bürünmesine önderlik edeceği savında olanların, bu halkın önüne düşme zamanı gelmiştir.
Zamanı da değil, ‘an’ı.
Bu ‘an’ı değerlendiremeyenlerin ‘halkın gerisinde’ kalacaklarından korkarım.
İstiklâl marşını oku, orada ‘Korkma’ yazıyor denilmesi beni kesmez, birilerinin çıkıp ‘Korkma’ demesini beklerim.
Kaldı ki, ben kendim için değil, bizim için korkuyorum.
‘Alçaklık ve namussuzluk’tan hiç korkmadım zaten.
Ve bugün ‘Alçaklık ve namussuzluk’un yapacağı tavanı yaptığını görüyorum.
Kaldı ki, zerre ‘vidan’ı olan herkes görebilir.
Görmek başka öngörmek başka denilirse, bu işin 2018’e kalmayacağını öngörüyorum.
Ne mi ‘olcek’?
Eee ‘dur bakalım’ o zaman.
Habip Hamza Erdem
6
Habip Hamza Erdem / DEVLET ULUS’A KARŞI (VI)
« Son İleti Gönderen: Habip Hamza Erdem Nisan 18, 2017, 07:13:24 ÖÖ »
DEVLET ULUS’A KARŞI (VI)
Bir öneceki yazıda, Batı Tipi Modern Devlet’in ‘Yunan Felsefesi’, ‘Hristiyanlık’ ve ‘Roma Hukuku’na dayandığı söylemiştik.
Bu yazıda ise, ‘Modern Devlet’ kavramının, kavramsal oluşumu ve eleştirisini ele almayı sürdüreceğiz.
O arada, bir önceki yazıya genç bir araştırmacı tarafından “Yalnız idealizm ve realizm yerine, Hegel ve Von Mohl'ün "Rechtsaat" (hukuk devleti ya da hak devleti)'ne karşı Bismarck'ın "Machtstaat" (kuvvet devleti) de denilebilir.” uyarısı geldiğini belirtelim.
"Machtstaat" terimi, Almanya’da, kapitalizm öncesi dönemde, Fransa’daki düşünürlerden alınmış “Staatskörper”(Corps d’Etat) teriminden sonra, Hintze tarafından yine Fransızcadaki ‘Egemen Devlet’ (Etat souverain) anlamında kullanılmıştır (1).
Zaten, bu yazı dizimizde, ‘Devlet’ kavramının kavramlaştırılma sürecini ve bu sürecin tarihini ele almaktayız.
Bu aşamada şu söylenmelidir ki, politik terimlerin Almanca’dan çok Fransızca’dan alınması, 18.yy’ın ikinci yarısından itibaren ve özellikle de Prusya kralı Büyük Frederik (1712-1786)’in (ki, ‘Kral’ ünvanını ilk kullanan  ‘souverain’ olmuştur), dönemin konuşma ve yazın dili olan ve hatta “Ben ancak atlarımla Almanca konuşabilyorum diyecek” kadar Fransızca’ya düşkünlüğüdür. (2)
Yine Büyük Frederik’in 1752 yılında kaleme aldığı ‘vasiyetnamesi’ olan ‘Politik Düşler (politische Träumereien)’de poltikayı bir ‘sistem’ olarak açıklamaya çabaladığı ileri sürülmektedir.
Bu da, incelediğimiz konu bakımından üzerinde durulması gereken bir ‘olgu’dur.
Çünkü, en azından Alman coğrafyasında  ‘Modern Devlet’in oluşum sürecinin başlangıcına denk düşmektedir.
Kuram mı eylem mi?
Kimi zaman içeriğini bilmeden kullanageldiğimiz, kuramın mı eyleme yoksa eylemin mi kurama önceliği sorunu, işte ‘modern devlet’ kavramı bağlamında çok daha anlaşılır bir biçimde ele alınabilir.
Daha derinde ise, bir ‘terim’in hangi bağlamda bir ‘kavram’ oluşturabildiği sorunu yatmaktadır.
Tarihin ‘şema’laştırılması ile ‘toplumsal formasyon’ların şemalaştırılması bütün coğrafyalarda çakışmakta mıdır yoksa ayrılık ve giderek aykırılıklar da göstermekte midir?
Avrupa tarihi, ‘Antikite’/ ‘Orta Çağ’/ ‘Modernite’ üçlemesine göre şemalaştırıldığında, örneğin Fatih Sultan Mehmet Türklerin tarihinde ‘Modernite’nin başlangıcı olarak alınabilecek midir?
İşte ‘Modern Devlet’ terimi de, 18 ve 19.yy Alman coğrafyasında, bir bakıma  terimin yakıştırıldiğı ‘olgu’ ortaya çıkmadan önce ‘kuramlaştırılma'ya çalışılmıştır.
O nedenle Fichte’den Hegel’e, Weber’den Schimitt’e, Frederik’ten Hitler’e ‘Devlet’ de ‘modernite’ de farklı adlandırma ve anlamlandırma göstermiştir.
Değil mi ki, dilsel kökeni ne olursa olsun, günümüzde de kullanılan ‘Modern Devlet’ olgusu ya da pratiği ortaya çıkmadan 18.yy’dan itibaren bir ‘Modernité’ terminolojisi tüm Avrupa’da yaygınlaşmaya başladı.
Oysa ‘kuram’, ortaya çıkacak ‘yeni olgu’yu betimlemek ve açıklamak için kurulmakta değil midir?
Bu kuruluşta kendi ‘terminolojisini de yaratacak.
Konuyu kavramak için, demek ki ‘Modern Devlet’ teriminin yanısıra ‘İdeal Devlet’ ve ‘Ideelle Devlet’ terimlerini de ele almak gerekecektir.
Ve belki de, genelde yapıldığı gibi, yine ‘Yunan Site-Devleti’nden başlamak gerekecektir.
Terim ve kavram olarak ‘Modern Devlet’
Bugün bile gelişigüzel olarak kullandığımız ‘Modern Devlet’ terimi, içeriğinden ayrı olarak Eski Yunandaki Kent-Devlet’leriyle Orta-Çağın ‘Despotik Devlet’lerinden ‘kronolojik’ olarak ayrıldığımızı göstermek için kullanılagelmektedir.
Bir ‘politik sistem’ olarak, çok istenirse ‘Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ bile denilebilir.
Bu haliyle  ‘ideal tip’ olarak ‘Modern Devlet terimi’, Eski Yunan Kent-Devlet’inin ‘ideal tip’inden farklı olacaktır.
Fakat ‘Anayasa Kuramı’ açısından betimlenen ‘Modernite’ kavramından da uzak kalabilecektir.
Ancak bu ikinci durumda, ‘terimsel’ değil ama ‘kavramsal’ bir ayrılık ve giderek bir aykırılıktan sözedilebilecektir.
Bu durum, ‘Modernite’ kavramının, ‘felsefî’ ve ‘anayasa kuramı’ açısından kesinliğinden gelmemektedir; çünkü zaten o da ‘göreceli’dir, ‘geçici’ yani ‘tarihsel’dir.
Kaldı ki, ‘Modernite’ kavramı kadar yozlaşmaya elverişli (Entartung- déjenération) ve yozlaştırılan bir kavram da az bulunmaktadır.
Benzer biçimde ‘demokrasi’ kavramı da hem Eski Yunan ve hem de Roma Hukuku açısından birbirlerinden çok farklı oldukları kadar belki de ‘modern zamanlar’ın en çok yozlaştırılan kavramı olmuştur.
Buraya kadar anlatılanlar ışığında, ilieri geri kullan ‘Modern Devlet’ ya da ‘İleri Demokrasi’ terimlerinin nasıl da ayırdında olunmadan kullanılabileceği gösterilmiş olmalıdır.
Hele bu, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” mantığıyla birleştirilecek olursa, ilgili ’Devlet’in ne ‘haller’e düşürülebileceği hakkında, şimdiden bir ‘fikir’ edinilebilir.
(Sürecek)
(1)   O. Hintze, “Wesen und Wandlung des modernen Staates”. In: Staat und Verfassung. Gesammelte Abhandlungen zur Allgemeinen Verfassunsgeschichte. (hrsg. G. Oesterreich), Göttingen, 1962, 470-496. Anan Sandor Pethi, « La naissance de l’état modern européen et les changements de sa fonction », International Relations Quarterly, Vil.1. No 4 (Hiver 2010/4)
(2)   Potsdam civarında bir köylünün değirmenini satın almak isteyen Büyük Frederik’e, köylünün, “satmam bayım, kral da olsanız satmam, diretecek olursanız size “Berlin’de yargıçlar olduğunu anımsatırım” dediği söylenir.
7
Habip Hamza Erdem / HAYIRLI OLSUN !
« Son İleti Gönderen: Habip Hamza Erdem Nisan 17, 2017, 05:36:37 ÖS »
HAYIRLI OLSUN !
   Türkiye’de ‘sözde’ halkoylaması yapıldı ve ‘anayasa değişikliği’ne ilişkin önerinin, henüz resmî olmayan sonuçlarına göre ‘kabul edilidği’ açıklandı.
   Bu halkoylaması ‘sözde’ idi, çünkü  ‘seçim’lerle ilgili, hiçbir ama hiçbir ‘teknik kural’a uyulmadan yapıldı.
   Herşey bir yana ‘tarafsız olmak üzerine yemin etmiş’ bir cumhurbaşkanı, başpehlivanlığa soyunmuş bir aday gibi gibiydi. Ve en önde göreşiyordu.
   ‘Hayır’ diyeceklerin ‘terörist’liği ve ‘alçaklık’ları dahil, her türlü küfürün ötesinde, son gün, onları ‘Evet’ diyeceklerle ‘aynı kefeye’ koymayacağını kitleler önünde haykırdı.
   Bu ‘anayasa değişikliği’ önersisinin, ‘özde’ halkoylamasına sunulamayacağına ilişkin görüşlerimi ise, daha ilk günden ortaya koymuştum.
   Çünkü, ‘Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ gibi, felsefe, sosyal bilim ve hukuk yazınında yeri olmayan bir ‘takma ad’ ve ‘çakma içerik’le, ve yine cumhurbaşkanının balkon konuşmasında altını çizdiği üzere, ‘200 yıllık parlamento tarihi’nin altüst ederek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni 200 yıl geriye götürecek bir ‘sistem’ önerilmekte idi.
   Böyle bir ‘öneri’nin Meclis’ten geçirilmesi şöyle dursun, öneri olarak sunulması bile ‘çağdaş hukuk’ ilkelerine aykırıydı.
   Sonra, ‘hile ve desise’ ile, güya oyların % 51,4’ü oranında kabul edildiği ileri sürüldü.
   Burada iki saptama yapılabilir: biri, halkımızın yarıdan çok fazlasının bu ‘öneri’yi reddetiği, ikincisi de halkımızın Meclis içi ve dışı siyasal partilerden çok daha ‘bilinçli’ olduğudur.
   Gerçekten de, ortaya çıkarılacağı üzere, bu halkoylamasında ‘Hayır’lar ‘Evet’lerden çok çok fazladır.
   Tek tek, o sandık bu oy pusulası üzerinde durmuyorum.
   Ne var ki, ‘satılık’ sandık başkanı ve üyelerinin, kamera önünde bir bir ‘Evet’ mühürü bastıkları tüm dünyaya ulaştırılmış bulunmaktadır.
   Sandık başkanına ‘satılık’ demek hakaret olacaksa ‘aşağılık’ diyelim.
   Ve bu iki sıfatı, gönül rahatlığıyla ‘Alçak’ Seçim Kurulu ve başkanı Sami bey hazretlerine de yakıştırabiliriz.
   Böyle söylerek öfkemizi dindirdiğimiz sanılmasın.
   Çok daha önemli olarak, ‘kabul edilidiği varsayılan’ Anayasa değişikliğiyle nasıl bir ‘Devlet’in kurulmak istediğini ortaya koymamız gerekiyor.
   Sürdürmekte olduğumuz ‘Devlet Ulus’a karşı’ yazı dizimizde, önümüzde aylar boyunca ‘Devlet kuramı’ hakkında, Türkiye’de bilinmeyen denilmese de az bilinen ya da üzerinde ‘az düşünülmüş’ konuları işleyeceğiz.
   Uluslararası yazına geçen ve ‘çağdaş bilgi düzeyi’mizle betimlenebilecek bir ‘Devlet kuramı’ özeti sunacağız.
   Bugünkü bilgi düzeyimizle, Türkiye’de kabul edildiği varsayılan ‘Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin, bütün dünyanın savaş etmek için elbirliği ettiği ‘Irak Şam İslam Devleti’yle olan ‘benzerlik ve ayrılık’ları üzerinde duracağız.
   Bu iki ‘Devlet Tipi’nin nerelerde ayrıldığını söylemek bugünden zor olsa da, ‘dünya görüşü ve felsefesi’ bakımından bir ve aynı olduğu rahatlıkla söylenebilir.
   Eksik kalan ‘İdam cezası’ da getirildiğinde, al birini vur ötekine denilebilecek bir ‘paralel’liğe kavuşacaklardır.
   O arada, kimi yorumcuların, “Halkoylaması bizim ‘iç işimiz’; Almanya, Avrupa ya da herhangi bir dış güce ne” türü aymazca yorumlarına da değinilecek olursa; ‘Devlet’lerin ancak ‘ulusalararası kurumlar’ca tanınmaları halinde ‘Devlet’ olabildiklerini anımsatalım.
   ‘El Beşîr’ gibi bir ‘Devlet Başkanı’nınızın olmasını istemiyorsanız kuşkusuz.
   Ancak ve ne var ki, Türkiye’de, bu tür yorumlara yol açabilecek bir ‘emperyalizm kalıbı’ üretilmekte, ona göre ‘strateji ve taktikler’ üretilmektedir.
   Tam da bu nedenle, Türkiye’de bilimsel bir ‘Devlet Kuramı’ tartışması yapılmak zorundadır.
   ‘Sandık Başkanı’, ‘YSK Başkanı’, ‘Anayasa Mahkemesi’, ‘Bakan’, ‘Başbakan’, oy pusulası, sandık gibi ayrıntılarla  değil, ‘Devlet’ nedir’, nasıl bir devlet kurulmak istenmektedir konusuna ışık tutmaya çalışacağız.
   Görüldüğü kadarıyla Türkiye’de karanlıkta bir ‘kördöğüşü’ yapılmaktadır.
   Biz halimizden memnunuz, zaten oyların da bilmem kaçıyla ‘kabul edildi’ diyecekseniz hâlâ, ee bize de ‘Hayırlı olsun’ demek düşer.
   Ancak, bu iş, sanılanın ötesinde, bu satırların yazarını da ilgilendirmektedir; gerektiğinde, size rağmen savaşımını sürdürecektir.
   Önümüzdeki günler ne getirecek, hep birlikte göreceğiz.
   Ancak IŞİD benzeri, benzeri de değil tıpa tıpı, bir Cumhurbaşkanılığı Hükûmet Sistemi’nin Türkiye’de uygulama olanak ve olasılığı sıfırdır.
   IŞİD de, bakın kaç yıldır yaşıyor denilecekse eğer, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi de aynı ortam ve koşullarda yaşayabilir ancak.
   Siz evetçiler ve sözde hayırcılar, benzer ortam ve koşullara razı olan her kimseniz,  bir kez daha Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminiz sizlere ‘Hayırlı olsun’ diyelim.
   Diyelim ama yazacaklarıma da kulak verin isterim.
   Size olmasa da çocuk ve torunlarınıza yarayacaktır, eminim.
   Habip Hamza Erdem
8
Habip Hamza Erdem / DEVLET ULUS’A KARŞI (V)
« Son İleti Gönderen: Habip Hamza Erdem Nisan 14, 2017, 05:04:59 ÖÖ »
DEVLET ULUS’A KARŞI (V)
   Bismarck’ın ‘realizm’i Hegel’in idealizmine karşı
   ‘Modern Devlet’ de denilen Batı Tipi Modern Devlet’in ‘Yunan Felsefesi’, ‘Hristiyanlık’ ve ‘Roma Hukuku’na dayandığı söylenir.
   Bu üçlü dayanağın ‘bireysel özgürlük’le çelişmediği gözönüne alındığında, ‘üretim biçimi’ olarak kapitalizm için de uyumlu bir üstyapı oluşturduğu söylenebilir.
   Zaman içinde nasıl evrildiğine ileride değineceğiz, ama şu aşamada söylenecek olan, ister ‘modern’ isterse ‘Batı tipi’ denilsin, günümüz Devlet’i, Yunan felsefesi, hristiyanlık ve Roma hukukuyla olan ilişkisini, yılanın deri değiştirmesi gibi, tamamen atarak, yeni bir ‘kapitalist ruh’a bürünmüştür.
   Bu ruh, bireysel özgürlüğe benzer bir ‘serbestiyet’ (liberalité d’Etat) biçimi almış ve böylece bir anlamda devlet ‘özerk’ bir konum kazanmıştır.
   Giderek Almanya’da, Bismarck’la birlikte, tek tek küçük Devlet’lerin ‘özerklik’lerinin üstünde, onların hukuksal ve ekonomik birliğinden oluşan bir politik birim (entité) oluşturmuştur.
   Bu dönüşüm, Hegel’in ‘idealizmi’ yerine Bismarck’ın ‘realizm’i olarak yorumlanmaktadır.
Çok daha önemlisi, idealizm, realizm, romantizm ya da herhangi bir ‘izm’e bakılmaksızın, Batı ve özellikle de Avrupa uygarlığının, dünyanın geri kalanına, ‘kolonyalizm’ yoluyla kendi ‘değer’ ve ‘kurum’larını yaydığını görüyoruz.
Afrikalı bir araştırmacı ise, Afrika’ya kolonyalizmin gitmemiş olması halinde ve hatta sadece Afrika da değil ama Asya ve yerli Amerika’ya kolonyalizmin girmemiş olması halinde, oralara ait kültürlerin, bugün ‘Modern’ denilen ‘Devlet’leri doğurabileceğini bilimsel bir tez olarak ileri sürmüştür (1).
O zaman, günümüz ‘modern devlet’inin, ‘kapitalizm’in bir ‘ürünü’ değil ama ‘kavramsal düşünce’nin (pensée conceptuellement) bir ürünü olduğu da söylenebilecek midir?
Bertrand Badie’nin de belirttiği üzere, Afrika’da Devletler ‘ithal’ (L’Etat importé. L’occidentalisation de l’ordre politique, Fayard, Paris, 1992) ve sınırlar ‘keyfî’ olup, ülkelerin ‘yazgısı’nı da  coğrafyaları değil ama ‘kolonyalistler’ belirmişlerdir.
Bir an için, bu ülkelerin ‘yazgı’larını, kolonyalistlerin değil de, sözkonusu ülke halklarının ‘azim ve kararlılığı’nın belirlemiş olduğunu varsayalım.
Günümüzde kimi halklar için bir anlamı olan bu ‘azim ve kararlılık’ söyleminin (discours) kolonyalizm-öncesi topluluklarda herhangi bir anlamının olabileceğini söylemek zordur.
Şöyle de söylenebilir; herhangi bir ülkede, halkın ‘azim ve kararlılığı’nı ortaya koyabilmesi için, sözkonusu halkın kendinde olma halinden kendisi için olma haline gelmiş olması gerekmektedir.
Burada Hegel’in (l’Encyclopédie des sciences philosophiques)’de sözünü ettiği halkların sezgi (intuition) ve heyecanları (émotion) ile felsefî düşünce ve kavramlar arasındaki ayırımına gelmiş oluyoruz.
Sezgi ve heyecanların ussallıkla herhangi bir bağı yoktur.
Oysa aynı sezgi ve heyecanlar, ancak bilince çıkarıldıklarında yani ussallık kazandıkları zaman kavramlaştırılmış olacaklardır.
Demek ki, her halkta bulunduğu varsayılan ‘azim ve kararlılık’, ancak kendi yazgısını kendisi belirlemeye karar vermiş bir halkta ‘ulusal bilinç’ haline gelmiş olmaktadır.
Tam da bu nedenle Abdulhamit’in ‘sezgi ve heyecanı’nın Genç-Türkler’in duydukları ‘ulusal heyecan’a; Vahdettin’in ‘sezgi ve heyecan’ının da hiçbir koşulda Mustafa Kemal’in ‘ulusal bilinç’ine karşılık gelmeyeceği söylenebilecektir.
Bu durumun kesiksiz bir tarihsel sürecin sonucu olmadığına da dikkat çekilmelidir.
Dolayısıyla, günümüz Türkiye’sinde, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Devlet Katı’nda görev almış herhangi bir yetkilinin, Genelkurmay başkanı dahil, duydukları ‘ülke aşkı’ ve ‘millet sevgi’leri, bilinç düzeyine çıkarılmış ‘felsefî düşünce’ olmaktan çok uzaktır.
İlgisi yoktur da denilebilir.
Zaten herhangi birinin, tarih dahil herhangi bir sosyal bilim kitabı okuduğu da kuşkuludur.
Hangi savaşta kaç süvari bölüğü ya da yaya taburu olduğu konusu ayrı.
Ya da, Abdulhamit’in kaç karısı olduğu ya da bir öğünde kaç tabak yemek yediği..
   Şimdi bu ‘yönetici alayı’ndan, Türk ulusunun ‘kendi yazgısını kendisinin belirlemesi’ne yardımcı olacağı düşünülebilir mi ?
   Düşünülemez.
   Ancak ve ne var ki, günümüz Türkiye’sinde, uzun süredir bastırılan ve hatta silinmeye çalışılan ‘ulusal bilinç’in, şu ya da bu biçimde, ortaya çıkmayacağı da söylenemez.
   Ha bugün ha yarın, ama pek çok yakında..
   Çıkacaktır.
   (Sürecek)
   Habip Hamza Erdem

 (1)Jean-Bosco EDZANG ABAGA, Lecture hégélienne des fondements de l’Etat moderne en Afrique, Thèse de doctorat, Université Paris-Est, Soutenue le 27 novembre 2008
9
Habip Hamza Erdem / DEVLET ULUS’A KARŞI (IV)
« Son İleti Gönderen: Habip Hamza Erdem Nisan 12, 2017, 07:25:38 ÖS »
DEVLET ULUS’A KARŞI (IV)
Türkiye’de, özellikle de ‘çağ ve usdışı’ bir ‘Yeni Devlet’ kuruluşuna yönelik ‘sözde halkoylaması’nın [ki, halkoylamaları, Hegel’in deyimiyle ‘olgunlaşmamış’ uluslarda hep ‘sözde’ olmak durumundadır. O arada, ‘millet millet’ diyen aymaz sürüsünün bilimsel bir ‘millet tanımı’nın olmadığı ve onların ‘sen millî iradeye’ karşı mısın türü anlamsız sorularına yanıt vermeye bile değmeyeceğini belirtelim.] yapıldığı günümüzde; ‘Devlet’ kavramının enine-boyuna tartışılması gereği ortadadır.
Devlet, kuşku yok ki, devleti olduğu toplumun ‘uygarlık düzeyi’ne doğrudan bağlı olup, o toplumun ‘üretim biçimi’nin üst-yapısına göre ‘biçim’lenmektedir.
Toplumların ‘uygarlık düzeyi’ni ise Hippocrate’dan buyana onun ‘coğrafî çeversi’ne bağlayanlar yok değildir.
Nitekim Montesquieu ve Karl Ritter’in, coğrafyanın belirleyiciliğine ilişkin görüşleri, coğrafya  o ülkenin ‘yazgı’sıdır biçiminde ‘kesin formül’le dillendirilmeye yolaçmıştır denilebilir.
Oysa yine günümüzde, herkesin kendisine göre yorumlamaya çalıştığı bir ‘etik’ kavramı var.
İşte Hegel’in ‘idealizm’i, büyük ölçüde bu ‘etik yaşam’ın ‘özgürlüğü’ne dayanmakta, bu özgürlüğün olmadığı yerde ‘Devlet’in de olamayacağı sonucuna varmaktadır.
‘Etik’in olmadığı yerde ‘özgürlük’, özgürlüğün olmadığı yerde ‘Devlet’, devletin olmadığı yerde ‘Millet’ olmaz, olamaz demek istemiştir Hegel.
Tam da bu nedenle, ‘Devlet-Ulus’ mu ‘Ulus Devlet’ mi tartışması, bu tür felsefî temeli kurulmadan tartışıldığı için, kaba maddeci (matérilaisme vulgaire) bir yaklaşımla, ben söyledim oldu biçiminde sürgitmektedir.
Şimdi, ülkemizin bunca sorunu, açlık yoksulluk bir yana uzun sürecek bir ‘savaş ortamı’nda, Hegel mi Marks mı, felsefe mi tarih mi diye dudak büken insanlarımıza, bu ‘konu’nun yaşamsal olduğunu göstermek için çabalamaktayız.
Çünkü, felsefe, genel olarak ‘maddî dünya’nın niçin bize böyle göründüğünü sorgulamakla başlıyor.
Sonra, olguları yorumlamak değil ama nasıl değiştirebiliriz, bizim için ‘yararlı’ olan hangisidir, benim için yararlı olan bir diğerine zararlı olmasın sakın diye kendi kendimizi sorgulamakla sürüyor.
Ancak Aristo’nun dediği üzere, “Dün olduğu gibi, bugün de insanları felsefeye yönelten merak (étonnoment) ve hayranlık (admiration) olmuştur”.  (La Métaphysique)
Oysa bizde merak, ‘üstüne lâzım olmayan şeylere duyulan ilgi’ anlamında kullanılmıştır.
Abidik Gubidik insanların ‘Devlet adamı’ olabildiği ülkemizde, “İtaat et rahat et”, “bana güven, gerisini merak etme sen” denilen bir ‘sözde felsefe’ yeretmiş bulunmaktadır.
Hayranlık ise, yine felsefede, doğanın ve doğal dönüşümün açıklama ve yorumlamasına yol açan, iç duyguların nesnelleştirilmesi (objevtiver) durumudur.
Sazın ‘ses’inde, metal tellerin titreşimi, yürekte görülmeyen ve her insanın kendisine göre duyumsadığı bir başka ‘hayranlık’ uyandırmaktadır.
O tınıda herkes ayrı bir ‘coşku’, ‘güzellik’ ve bir ‘aşk’ yaşar.
Bir ‘olağanüstülük’, bir ‘doğa-ötesilik’, bir ‘metafizik’.
Felsefe, demek ki, fizikötesini fiziğe indirgeme, fiziği fizikötesine yüceltme sanatıdır.
Bir ‘düşünme eylemi’dir.
Konumuz, Devlet, Millet, Vatan ise eğer, onların ‘doğal hal’lerini anlamak için, onların ‘somut görünüm’lerini açıklamaya çalışıp yorumlamak yetmez, ‘soyut halleri’ üzerine ‘duygu ve düşünce’lerimizle olan ‘çelişki’lerini de ortaya koymamız gerekir.
   Herşeyden önce ‘Devlet kutsaldır’ demekle ‘Devlet Dr Recep’tir demek arasındaki uçuruma bakılabilir.
   Ne kadar çok ‘düşünmek’ zorunluluğuyla karşı karşıya olduğumuz ortada değil midir?
   Tam da burada, ‘şiirsel’ ya da ‘romantik’ bir ‘düşünce’yle tatmin olmak kadar ‘tepkisel’ bir tutumla karşı koymak da sözkonusu olabilir.
   Oysa, ‘Us’a, akla en çok gereksinme duyulan yer de burasıdır.
   ‘Usavurma’ ya da ‘akılyürütme’, böylece, bilimsel çabanın birincil ve onsuz olmaz koşulu olmaktadır.
Ve yine, döne döne,  ‘somuttan soyuta’ ve ‘soyuttan somuta’ gidip-gelmemiz gerekmektedir.
Tümdengelimden tümevarıma, tümavarımdan tümdengelime..
‘Devlet’ten ‘Abidik Gubidik bir başbakan’a, Uçuk bir ‘Cumhurbaşkanı başdanışmanı’ndan ‘Devlet’e..
Devlet’i başka türlü anlamanın olanak ve olasılığı yoktur.
‘Bana göre’, ‘sana göre’ ve ‘ona göre’nin ötesinde; ‘akıl’, ‘mantık’, ‘’felsefe’, ‘bilim’ ve ‘çağımız’ ne diyor, ona bakmamız gerekmektedir.
Almanya, Hollanda, ABD ya da Rusya ne diyorun ötesinde, ‘ben ne diyorum’u bulmamız..
Artık başkalarının söyledikleriyle yetinmeyip kendisini ‘Tanrı’ veya ‘Peygamber’ olarak gören birine, seksen milyon da değil sekiz milyar insanı ilgilendiren bir ‘sorumsuzluk’ yüklemenin ‘akıl, mantık, felsefe ve bilim’le ilgisi olabilir mi?
Bunu kaba bir ‘Tayyip duşmanlığı’ olarak da görmemek gerekiyor.
Çünkü insanın ‘Deli biri’ne düşman olması sözkonusu olamaz.
Ancak, ‘Deli’nin delilik etmesine engel olmak da gerekmez mi?
İşte, ‘Devlet’i felsefî olarak ele alacak olan bu yazı dizimizi sürdürürken, Türkiye’de yapılacak olan ‘sözde halkoylaması’na ilişkin olarak, bu kısa açıklamaları yapmak durumunda kaldık.
Yazı dizimizin, daha çok, 17 Nisan’dan sonraki dönemdeki tartışmalar bakımından yararlı olacağını umuyoruz.
(Sürecek)
Habip Hamza Erdem
10
Habip Hamza Erdem / AÇIK MEKTUP
« Son İleti Gönderen: Habip Hamza Erdem Nisan 10, 2017, 05:16:36 ÖS »
AÇIK MEKTUP
Sevigili Arkadaşım,
‘Anayasa’yla ilgili yazındaki kimi ‘yanlış’lara dikkat çeken yazıma veridiğin yanıt hakkındaki görüşlerimi belirtmek istiyorum.
1° Bir ‘yazı’, yazıldıktan sonra, yazarından ayrı bir ‘kişilik’ kazanır.
O nedenle, sözkonusu yazıya ilişkin olumlu görüş ya da eleştiriler, yazarın kaşı-gözü ya da ‘niyet’inden öte, o yazının ‘içeriği’ne yönelik olmakatadır.
Bu bağlamda “Ben süreçleri yazdım, sen anlardan söz ediyorsun.
Ben esasını yazdım, sen ayrıntıdan bahsediyorsun.
Ben bütününü yazdım, sen parçadan kopamamışsın.” demişsin.
O zaman bu ‘sapatamalar’ına ayrı ayrı yanıt vermem gerekecek:
A-   Ilgili yazıda “Anayasaların tarihine ilk bakışta görülecek olan, anayasaların hükümdarları ortadan kaldırdığıdır.  Bu, krallıkların anayasalarla sona erdiğini göstermektedir. Anayasalar o krallıkların ortadan kaldırılması, sona erdirilmesi içindir.  Bir yerde anayasa varsa “prens” yoktur.  Bu yüzden, anayasaların doğumuyla hükümdarların ölümü aynı dönemdedir.” denilmişti.
Böyle bir tarih, böyle bir ‘anayasa tarihi’, böyle bir ‘süreç’ yaşandığı söylenebilir mi?
Bilinen ilk yazılı ‘anayasa’, M.Ö. 1750 yıl önce Babil kralı Hammurabi tarafından yazılmış ve tam 282 ‘yasa’ maddesi’yle, “gelecek kuşaklar için ideal bir barış ve adalet” koymuştu.
Demek ki, insanlık tarihinin, aşağı yukarı 4000 yıllık bir yazılı ‘anayasa’ tarihi var.
Her ne kadar “bir insan, zengin birinin gözünü çıkaracak olursa, onun da gözü çıkarılacaktır” ya da “biri diğerinin kemiğini kıracak olursa onun da kemiği kırılacaktır” diyorsa da, bir ‘toplum düzeni’ kurmuştur.
Sonra yine Cengiz Han’ın, bugünkü Türkçemizle yazıldığı biçimiyle, koyduğu ‘Yasa’ var, demiştim.
Sonra İngilizler’in Magna Carta’sı.. Ki, özü, “ey devlet, benden aldığın vergiyi nereye ve nasıl harcadığını bildireceksin” demektir.
Kısacası, o Hammurabi Yasası, öbürü Moğol Yasası, diğeri İngiliz yasası denilip geçilemez; işte tarihsel süreç denilecekse eğer, tarih de budur, ‘anayasa tarihi’ de budur, süreç de bu..
2° “bir de kavramlar sorunu var, örneğin meclis kavramı, Anayasa açısından meclis, modern ve siyasal kavram olarak düşünülmeli, aksakallılar ve kızılderililer meclisi olarak değil, örneğin anayasa kavramı, her kurallar bütünü anayasa değildir.” demişsin.
Yani günümüzdeki ‘Anayasa’ kavramı ve ‘Türkiye’deki anayasa değişikliği”yle ilgili olarak ‘anayasa’yı konuşuyoruz diyorsun.
Günceli konuşalım yani değil mi?
Güzel..
O zaman bir bir anımsatma yapmama izin verirsen, belirtmeliyim ki, Türkiye’de Anayasa’nın, Fransızca’da ‘Constitution’ teriminde olduğu gibi, ‘Kuruluş’tan, ‘Kurmak’tan geldiğini yazan ilk kişiyim.
‘Anayasa’ demek, ‘Devlet’in kuruluşu’ nasıl olacak demektir.
‘Yapı’sı, ‘statü’ ya da ‘strüktür’ü nasıl olacak demektir, ‘İskelet’i nasıl olacak demek.
Ve çok yerinde bir deyimle, ilgili Devlet, nasıl bir ‘uygarlığa yönelecek’ sorusunu da içinde barındıran bir kavramdır ‘Anayasa’.
Eşitlik, özgürlük, adalet gibi ‘eskimeyen’, ya da ne kadar eskiseler o kadar derinleşen, şarap gibi demlenen, kavramların ‘hangi demini’ içerecek olması da önemli ‘anayasalar’ın.
Geleneklerimize uysun diye, ‘göz çıkaranın gözünün çıkarılacağı’ bir ‘adalet’i değil, ama çağdaş ve hatta çağın ötesini hedefleyen ‘metin’ler olmalı anayasalar, değil mi?
Eğer, zaten bu konular, yani halkoylamasına sunulan son ‘değişiklikler’, çok ileri de değil, bizim ‘geri’ Anayasamız’a uyularak görüşülecek olsaydı; ‘Kurucu Meclis’ten vazgeçtik, toplumun tüm kesimleri, üniversiteler, barolar, sendikalar, demokratik kitle örgütlerinin görüşleri de alınarak, ‘Meclis’te tartışılacak olsaydı, kuşkusuz bugünkü gibi bir ‘metin’ kesinlikle ortaya çıkmayacaktı.
Yani bu konuyu da geçiyorum.
Geçiyorum, çünkü ben en azından son on yıldır, 2007’den buyana Türkiye’de ‘Devlet’in içeriden ve senin o ‘Meclis’ dediğin ‘Meclis’ tarafından ‘yıkılmakta’ olduğunu yazan biriyim.
Yani ‘Kurmak’ bir yana, bunlar ‘Devlet’i yıkmakla meşguldüler.
Her gece bir tuğlasını çektiler.
Her ‘Torba yasa’, ‘hukuk Devlet’inden bir parça alıp götürdü.
Onların ‘yasa’ dedikleri, Babil şöyle dursun, ilkel toplumlarda bile uzun süre yaşamayazdı, yaşayamayacak göreceksin.
Şu ‘Yüksek Seçim Kurulu’na getirilen değişikliğe bir bak.
Şu TRT, şu Anadolu Ajansı’na bak bir lütfen.
Yazarken kızarıyorum; çünkü utanıyorum.
Ve utancın öfkenin kaynağı olduğunu biliyorum.
Şimdi onlar ‘Kendi Devlet’lerini kuracak olan ‘Anayasa’yı getiriyorlar.
Halkoylamasına sunulacak ‘Anayasa değişikliği’nin geçmesi halinde, ‘benim Devlet’imden sözedilemeyeceğini, bir kez daha vurgulayabilirim.
Tam da bu nedenle ‘Evet de bizim, Hayır da bizim’ görüşüne, kesinlikle katılmıyorum.
Böyle diyenlerin, hep aşağıdan aldıklarını, sözde ‘öfkeyi’ engellemeye çalıştıklarını biliyorum.
Oysa utanması olmayan zaten öfkelenemez.
Ancak, örneği çok bilinen, utanma duygusu olmadan öfkelenenleri saymıyorum.
Çünkü onlarınki ‘şarlatanlık’, onlar ‘hem suçlu ve hem de güçlü’ olanlardır.
‘Evet’ çıkması halinde, kurulacak o ‘yeni Devlet’i, her hal ve koşulda yıkmak da boynumun borcu olsun diyorum.
Ancak ve ne var ki, ‘Hayır’ çıkacağına tüm içtenliğimle inanıyor, bir ‘millet’in bu kadar da ‘benliği’ni kaybetmiş olamayacağını düşünüyorum.
Bu değişikliğin doğru-dürüst anlatılması halinde, Türkiye’de %51 değil ama %92’sinin ‘böyle aptalca şey olur mu’ diyeceğine, tüm kalbimle inanıyorum.
% 8-10 gibi, ‘vatan haini’, ‘alçak’ ve ‘namussuz’un çıkması, hele günümüz dünyasında, normaldir.
‘Yanıt verecek’ birkaç nokta daha kaldı, ancak uzatmayayım.
Halkoylamasından sonra belki yine yazarım.
Kendine iyi bak sevgili arkadaşım, eşine de selam ve saygılarımı sunarım.
Habip Hamza Erdem
Sayfa: [1] 2 3 ... 10

Son İletiler/Konular

ERDOĞAN’I VURACAKLAR Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Dün, 11:38:11 ÖS]


Ynt: Sait Başer ile Orhun Âbideleri ve Türk Töresi Üzerine Söyleşi Gönderen: PLMPLM
[Dün, 06:29:04 ÖÖ]


Ynt: Sait Başer ile Orhun Âbideleri ve Türk Töresi Üzerine Söyleşi Gönderen: ahmetdursun
[Dün, 12:09:35 ÖÖ]


Sait Başer ile Orhun Âbideleri ve Türk Töresi Üzerine Söyleşi Gönderen: PLMPLM
[Nisan 23, 2017, 04:58:35 ÖS]


DUR BAKALIM N’OLCEK ? Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Nisan 20, 2017, 02:12:21 ÖÖ]


DEVLET ULUS’A KARŞI (VI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Nisan 18, 2017, 07:13:24 ÖÖ]


HAYIRLI OLSUN ! Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Nisan 17, 2017, 05:36:37 ÖS]


DEVLET ULUS’A KARŞI (V) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Nisan 14, 2017, 05:04:59 ÖÖ]


DEVLET ULUS’A KARŞI (IV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Nisan 12, 2017, 07:25:38 ÖS]


AÇIK MEKTUP Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Nisan 10, 2017, 05:16:36 ÖS]


Ynt: Uzaysal Yönetim 2011 MD göktaşının dünya yakınından geçmesinin anımsattığı Gönderen: PLMPLM
[Nisan 08, 2017, 07:54:54 ÖS]


DEVLET ULUS’A KARŞI (III) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Nisan 08, 2017, 03:37:34 ÖÖ]


DEVLET ULUS’A KARŞI (II) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Nisan 04, 2017, 02:41:12 ÖÖ]


PARLAMENTARİZMİN P’Sİ Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Nisan 01, 2017, 05:23:41 ÖS]


DEVLET ULUSA KARŞI Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 30, 2017, 11:15:00 ÖÖ]


URKUN Kirgizistandan bir ses Gönderen: PLMPLM
[Mart 27, 2017, 05:45:34 ÖÖ]


PISIRIKLIK FELSEFESİ Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 21, 2017, 03:31:55 ÖÖ]


TRUMP ÖĞRETİSİ ve YENİ DÜNYA Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 19, 2017, 08:44:03 ÖS]


DESTİCİ’NİN TESTİSİ Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 16, 2017, 05:07:50 ÖÖ]


Başkaldırma ve Yarışma Gönderen: PLMPLM
[Mart 14, 2017, 11:43:46 ÖS]


SON ABDÜLHAMİT Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 13, 2017, 12:59:22 ÖS]


HOLLANDA-MOLLANDA Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 12, 2017, 05:33:20 ÖÖ]


KATİL KUMA Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 08, 2017, 07:33:26 ÖÖ]


ULUSAL ÖZGÜRLÜK VE ADALET PROGRAMI (IV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 05, 2017, 07:07:15 ÖS]


ULUSAL ÖZGÜRLÜK VE ADALET PROGRAMI (III) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 04, 2017, 07:40:35 ÖS]


N’OLACAK ŞU IRAK’IN HALİ ? Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 04, 2017, 02:17:40 ÖÖ]


ULUSAL ÖZGÜRLÜK VE ADALET PROGRAMI (II) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Mart 02, 2017, 05:20:46 ÖÖ]


ULUSAL ÖZGÜRLÜK VE ADALET PROGRAMI Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 28, 2017, 11:56:51 ÖS]


MODA MİLLİYETÇİLİK (II) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 27, 2017, 11:54:46 ÖS]


MODA MİLLİYETÇİLİK Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 24, 2017, 01:01:36 ÖÖ]


NEDEN DEĞİL, ‘NASIL’ BİR HAYIR Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 22, 2017, 01:07:56 ÖÖ]


KRİZİN K’SI (II) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 20, 2017, 12:39:51 ÖÖ]


KRİZİN K’SI Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 18, 2017, 03:13:46 ÖS]


FRANSA’DA BAŞKANLIK (VIII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 17, 2017, 11:50:31 ÖS]


FRANSA’DA BAŞKANLIK (VII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 17, 2017, 02:43:04 ÖS]


FRANSA’DA BAŞKANLIK (VI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 17, 2017, 01:14:00 ÖÖ]


FRANSA’DA BAŞKANLIK (V) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 16, 2017, 04:59:09 ÖS]


FRANSA’DA BAŞKANLIK (IV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 16, 2017, 12:42:46 ÖÖ]


FRANSA’DA BAŞKANLIK (III) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 15, 2017, 01:41:35 ÖS]


Ynt: Söz Bakımından, Allah dan daha Doğru Kim Vardır? Gönderen: tolonbey
[Şubat 14, 2017, 08:27:26 ÖS]


Ynt: ABDULHAMİT SEVDASI (III) Gönderen: tolonbey
[Şubat 14, 2017, 08:09:46 ÖS]


FRANSA’DA BAŞKANLIK (II) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 14, 2017, 06:59:25 ÖS]


Ynt: FRANSA’DA BAŞKANLIK Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 14, 2017, 02:37:37 ÖS]


FRANSA’DA BAŞKANLIK Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 14, 2017, 06:49:12 ÖÖ]


BÜYÜTME POLİTİKALARI Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 09, 2017, 01:51:07 ÖÖ]


Ynt: Uzaysal Yönetim 2011 MD göktaşının dünya yakınından geçmesinin anımsattığı Gönderen: PLMPLM
[Şubat 08, 2017, 11:03:36 ÖS]


BOYKOT MU DEDİNİZ ? Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 08, 2017, 04:36:37 ÖS]


ROMANYA’DA NELER OLUYOR ? Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 07, 2017, 03:07:57 ÖÖ]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR (X) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 06, 2017, 02:43:22 ÖS]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR (IX) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 04, 2017, 03:37:54 ÖS]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR (VIII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 02, 2017, 09:11:32 ÖS]


SIC SEMPER TYRANNIS Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 02, 2017, 02:16:28 ÖÖ]


TÜRKİYE-SURİYE İLİŞKİLERİ ÜZERİNE Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Şubat 01, 2017, 01:40:59 ÖÖ]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR (VII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 30, 2017, 10:00:19 ÖS]


TÜRKİYE’YE BABALIK MI ? Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 30, 2017, 12:57:01 ÖÖ]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR (VI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 26, 2017, 04:12:44 ÖÖ]


Ynt: Uzaysal Yönetim 2011 MD göktaşının dünya yakınından geçmesinin anımsattığı Gönderen: PLMPLM
[Ocak 26, 2017, 03:20:16 ÖÖ]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR ? (V) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 25, 2017, 05:53:17 ÖS]


Ynt: Amerikalik mashhur tarixchi olim Hasan Bulent Paksoy Gönderen: PLMPLM
[Ocak 25, 2017, 02:27:35 ÖÖ]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR ? (IV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 24, 2017, 07:39:39 ÖS]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR ? (III) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 24, 2017, 01:22:30 ÖÖ]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR ? (II) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 23, 2017, 03:40:40 ÖS]


Ynt: Karlovy Vary sehri 98 yildir reklamini « Mustafa Kemal Ataturk »’le yapiyor. Gönderen: PLMPLM
[Ocak 22, 2017, 08:53:36 ÖS]


FELSEFENİN F’Sİ Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 22, 2017, 06:42:12 ÖS]


AVRASYACILIK NEDİR NE DEĞİLDİR? Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 21, 2017, 12:12:10 ÖÖ]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (XI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 20, 2017, 05:36:33 ÖÖ]


Ynt: Mustafa KemaL ATATÜRK, Kitap Arşivi. (indir) Gönderen: levo57
[Ocak 19, 2017, 05:44:08 ÖS]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (X) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 18, 2017, 10:15:36 ÖS]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (IX) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 17, 2017, 11:45:56 ÖS]


18 MADDELİK YENİ ANAYASA TASLAĞI Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 17, 2017, 04:06:59 ÖÖ]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (VIII) Kültürel Antroploji ‘Evrimcilik’ düşüncesine karşı çık Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 14, 2017, 12:45:12 ÖÖ]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (VII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 12, 2017, 11:29:35 ÖS]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (VI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 12, 2017, 01:51:44 ÖÖ]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (V) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 11, 2017, 12:14:25 ÖÖ]


Ynt: Uzaysal Yönetim 2011 MD göktaşının dünya yakınından geçmesinin anımsattığı Gönderen: PLMPLM
[Ocak 10, 2017, 06:05:33 ÖÖ]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (IV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 09, 2017, 11:17:27 ÖS]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (III) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 08, 2017, 10:49:34 ÖS]


DİL ÜZERİNE NOTLAR (II) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 07, 2017, 12:19:03 ÖÖ]


DİL ÜZERİNE NOTLAR Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 06, 2017, 02:40:39 ÖÖ]


MİLLİYETÇİLİK VE MİLLETÇİLİK Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 05, 2017, 12:28:53 ÖS]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (XXVII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 03, 2017, 01:58:11 ÖS]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (XXVI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 02, 2017, 01:49:38 ÖS]


"Sokma akıl, dokuz adım gider" Gönderen: PLMPLM
[Ocak 02, 2017, 04:48:06 ÖÖ]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (XXV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Ocak 01, 2017, 04:27:12 ÖS]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (XXIV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 31, 2016, 02:41:29 ÖÖ]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (XXIII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 30, 2016, 01:24:31 ÖS]


BAKIŞ-GÖRÜŞ-GÖRÜNÜŞ (XXII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 28, 2016, 09:33:32 ÖS]


BAKIŞ-GÖRÜŞ-GÖRÜNÜŞ (XXI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 28, 2016, 03:00:50 ÖÖ]


BAKIŞ-GÖRÜŞ-GÖRÜNÜŞ (XX) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 27, 2016, 01:35:17 ÖÖ]


BAKIŞ-GÖRÜŞ-GÖRÜNÜŞ (XIX) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 26, 2016, 02:20:36 ÖÖ]


BAKIŞ-GÖRÜŞ-GÖRÜNÜŞ (XVIII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 25, 2016, 02:47:09 ÖÖ]


BAKIŞ-GÖRÜŞ-GÖRÜNÜŞ (XVII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 24, 2016, 12:33:18 ÖÖ]


BBBBO (2009) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 21, 2016, 03:26:27 ÖS]


BAKIŞ-GÖRÜŞ-GÖRÜNÜŞ (XVI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 20, 2016, 06:55:10 ÖÖ]


BAKIŞ-GÖRÜŞ-GÖRÜNÜŞ (XV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 19, 2016, 02:01:35 ÖÖ]


Ynt: Humans on Mars (full text attached) Gönderen: PLMPLM
[Aralık 16, 2016, 12:38:33 ÖÖ]


BAKIŞ /GÖRÜŞ GÖRÜNÜŞ (XIV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 15, 2016, 04:18:01 ÖÖ]


BAKIŞ /GÖRÜŞ GÖRÜNÜŞ (XIII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 13, 2016, 03:03:00 ÖS]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (XII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 12, 2016, 02:29:39 ÖS]


II. ABDULHAMİT Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 10, 2016, 05:34:46 ÖS]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (XI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 09, 2016, 11:17:51 ÖÖ]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (X) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 08, 2016, 02:14:53 ÖS]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (IX) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 02, 2016, 01:59:38 ÖÖ]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (VIII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Aralık 01, 2016, 01:17:05 ÖÖ]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (VII) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 28, 2016, 01:16:27 ÖÖ]


BAKIŞ/GÖRÜŞ/GÖRÜNÜŞ (VI) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 26, 2016, 04:56:30 ÖÖ]


BAKIŞ /GÖRÜŞ ve GÖRÜNÜŞ (V) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 25, 2016, 07:02:12 ÖS]


Güç, Cinnet, Erdoğan... Gönderen: ahmetdursun
[Kasım 23, 2016, 11:08:15 ÖS]


BAKIŞ /GÖRÜŞ ve GÖRÜNÜŞ (IV) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 23, 2016, 05:45:33 ÖS]


Ynt: Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi Tamamı 7 Cilt. Gönderen: ahmetdursun
[Kasım 22, 2016, 09:42:48 ÖS]


Ynt: Mustafa KemaL ATATÜRK, Kitap Arşivi. (indir) Gönderen: ahmetdursun
[Kasım 22, 2016, 09:40:49 ÖS]


BAKIŞ /GÖRÜŞ ve GÖRÜNÜŞ (III) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 22, 2016, 08:20:18 ÖS]


BAKIŞ /GÖRÜŞ ve GÖRÜNÜŞ (II) Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 20, 2016, 05:20:02 ÖÖ]


BAKIŞ /GÖRÜŞ ve GÖRÜNÜŞ Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 19, 2016, 03:04:33 ÖS]


Maneviyat Kütüphanesi-KATALOG Gönderen: agulle
[Kasım 18, 2016, 11:25:07 ÖS]


e-kitap ARAMA MOTORU Gönderen: agulle
[Kasım 18, 2016, 11:10:43 ÖS]


Ynt: Uzaysal Yönetim 2011 MD göktaşının dünya yakınından geçmesinin anımsattığı Gönderen: PLMPLM
[Kasım 18, 2016, 02:04:42 ÖÖ]


bir-solukta-bogazinizda-yumruyla-okuyacaginiz-ataturk-un-son-100-gunu Gönderen: PLMPLM
[Kasım 17, 2016, 06:24:40 ÖS]


MANIFEST DESTINY Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 16, 2016, 03:09:10 ÖÖ]


YİNE TRUMP Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 14, 2016, 01:31:48 ÖS]


DERİN AMERİKA Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 13, 2016, 03:13:11 ÖS]


RAMP RAMP TRAMP Gönderen: Habip Hamza Erdem
[Kasım 12, 2016, 04:28:10 ÖS]


Ynt: Amerikalik mashhur tarixchi olim Hasan Bulent Paksoy Gönderen: PLMPLM
[Kasım 11, 2016, 07:51:53 ÖS]